istanbul şişli günlük kiralık daire ve madde bilgileri

 istanbul şişli günlük kiralık daire

istanbul şişli günlük kiralık daire ve madde bilgileri sizler icin en güzel bilgileri yazan istanbul şişli günlük kiralık daire dediki dimağında çalışacak; kezâlik üç gün evvel pis kokulu bir gübrenin arasmda bulunan bir atom üç gün sonra latif bir çiçeğin inşâm gaşy eden kokusunu teşkil edecektir."Basit bir atom hakikatte lâ-yemûtdur. En müdhiş darbelere karşı dokunulmamış bir hâlde kalabilmek imtiyazmı hâ'iz olan bu zerrenin teşkil ettiği mâdde [41] birçok tebeddüllere, tahavvüllere ma'rûz kaldığı hâlde, o dâ'imâ kendiliğini muhâfaza eder" (B. Steward).
"Bir müvellidü'l-mâ atomu herhangi bir cisim dâhilinde bulunursa bulunsun ve herhangi bir şeyle meşgûl olursa olsun, dâ'imâ bir müvellidü'l-mâ atomudur. Bir imtizâca dâhil olurken ve o imtizâcdan çıkarken dâ'imâ kendi hüviyyetini muhâfaza edecek ve aym kalacaktır. Bu hükmün neticesi şudur ki, dâ'imâ mahv olmaktan uzak bulunan atom, halk olunmuş da değildir" (Lâ-edri [Anonyme)).
Cismin bu küçük cüz'lerinin inkıtâ'sız bir sûrette tebeddül ve deverâmna fen sâhibleri "tebdîl-i şekl" nâmım veriyorlar.
Şurasım da işâret edelim ki, mâddenin kâ'inâtta teşkil ettiği şekUler ve cismler pek çok ve pek muhtelifdir. Tahlil, istihsâl, tahrîb, teşkil... bunlar nihâyetsiz bir silsüedtr ki, kendi cereyânlarma kapılmış olan mâddeyi sürükleyip [42] götürmektedir. Yediğimiz yemekler, teneffüs ettiğimiz havâ, bize her sâniye senelerce sene evvel ölmüş ecdâdırmzm etlerini zerreler hâlinde ilâve ederler, hattâ biz kendi vücûdumuzdan hârice birçok şeyler terk ve ifrâz ederiz ki, uzun bir zamân geçmeden onlar da tekrâr bize avdet ederler ve muhtelif sûretlerle vücûdumuza dâhil olurlar. İngilizlerin bir sözleri vardır; Derler ki, bizim cedlerimiz kendi hürriyyetlerinin bekâsı için uzun müddet Fransızlarla mücâdele ettiler. Ve öldüler. Şimdi biz her gün Fransa'dan İngiltere'ye sevk olunan etler diye ecdâdımızm etlerini yiyoruz. VVaterloo Muharebesi'nde maktûl düşen dedelerimiz oradaki tarlalar için gübre vazifesini ifâ etmişlerdir.
Mâddenin lâ-yemût olması ve netice i'tibâriyle ezelî, yani halk edilmemiş bulunması hakkında daha pek çok misâller vardır. Fakat biz bunları îrâddan sarf-ı nazar ediyoruz. Hikmet-i tabfiyyeden iktibâs olunan bazı fikirler de mâddenin ezelî olduğımu gösterir: Bu ilim bize öğretir ki, dünyâda halâ, yani mutlak sûrette boşluk yoktur. Şu hâlde [43] mesâfenin (mekân) ezeti olduğunu tasdik eden fikirler, bu
mâddenin de ezelî olmasını kabûl mecbûriyyelinde bulunur ve bundan da mâddenin ve nihâyet kâ'inâtm "yaradılmış" olmadığı meydâna çıkar. Anlaşılması mümkün olmayan bir şey varsa, o da kâ'inâtm hidâyeti ve nihâyeti mes'elesidir. Hiçbir tarîkle bunları idrâk ve iddi'â etmek mümkün olamaz ve ancak rûliiyyûn ve ilâhiyyûn mesleklerine salik olanlar bir hayâl ve kâbûs [zevk ve keşf] eseri olarak bu kabil farâzîyelerde bulunurlar. Ekseri kulaklanmıza "Vücûd fânidir, rûh bâkîdir" gibi şeyler çarpıyor, basît bir tefekkür buradaki mübtedâlarm yerlerini değiştirmek lüzûmunu meydâna çıkarır. Vücûd, ferdî olan şekli i'tibâriyle şübhesiz fânidir. Fakat yine o şekli husûle getiren unsûr cihetiyle kat'iyyen bâkî ve lâ-yemûtdur. Ve yalnız ölürken değü, yaşadıkça da onları tebdil ve tahvil eder. Ruha gelince ferdî ve maddî olan teşeküllün inhilâliyle mahv olur, uçar gider; bâhl i'tikâdlardan kendini kurtarmış bir adam nazarmda sâbittir ki rûh denilen şey, [44] gâyet muğlak olan imtizâclan vâsıtasiyle tefekkür ve vicdân gibi büyük mikyâsda fa'âliyyetler gösteren atomlarm esâsen ve ezelî olarak muttasıf oldukları kuvvetlerdir. Tabiîdir ki bu kuvvetler o imtizâcm aynimasıyla ayrılırlar, dağılırlar, inkısâm ederler. Yani bu mütâla'ayı muhâkemeye muktedir herkes tasdik eder ki, bâkî olan rûh değil mâddedir.
Mâddenin bekâsı bugün fennen tamâmiyle sâbit olmuş ve hiç kimse tarafmdan inkâr edilemeyecek bir dereceye gelmiş demektir. Bu hakîkati vâkı'â eski feylesoflar ve mütefekkirler de idrâk edebilmişlerdir. Şu kadar ki, bu idrâk gâyet mübhem ve ibtidâ'î bir hâlde kalmıştır. Bugünkü gibi terâzîlerimizle, "karni"lerimizle sâbit olamamışhr. 1528 senesinde o zamânm Alman feylosoflanndan Sebastiyan Frank isminde bir zât mütâla'asmı şöyle beyân ediyordu: "Baştan mâdde Allah hâlinde idi. Yani ezelî ve nihâyetsiz bir hâlde bulunuyordu. Arz, toprak, hâsdı her yaradılmış şey geçer. Fakat denilemez ki, yaratmaya vâsıta olan esâs, yani mâdde de geçicidir. [45] Bi'l-akis mâdde ebedîdir. Toprağa düşen her şey, başka bir şekilde yine o topraktan çıkar. Pline'm söylediği gibi Arz, esâ tir deki Phenix'e (Anka) benzer, yani ebedîdir. Bu kuş ihtiyârladığı zaman kendi kendine yanar ve küllerinden taze bir kuş doğar. Doğan kuş yine aynı "Phönix'tir".
İtalya feylosoflanndan bazıları Kurûn-ı Vustâ'da buna dâ'ir ^atî şeyler söylemişlerdir. Meselâ Bernardino Telesio 57
Louis Büchnor
nâmındaki leylosof (tevellüdü 1508'de) "Cisimleri teşkil eden madde her yerde aynıdır ve ebedîdir. Âtıl ve kesif olan bu mâdde ne çoğalır ve ne de azalır" demiş. Ve 1600'de Roma'da yakılan Giordano Bruno şu sözleri söylemiştir: "Baştan bir tohumdan başka bir şey olmayan bir mâdde parçası sırasıyla ot, sünbüle, mugaddi bir usâre, kan, inşân, cenâze olur ve nihayet yine toprağa avdet eder. Bu sefer taş yâhûd diğer bazı şeyler olmaya başlar. Görüyoruz ki bütün mevcûdlarda mahdûd birkaç cisim dönüp duruyor. Eğer mâdde denilen [46] şey bakî ve ebedî değilse, bu dünyâda hiçbir şey ebedî değildir. Hudûdsuz ve nihâyetsiz olan, bütün mesâfeleri dolduran, bütün şekilleri teşkil eden şey, bu mâddedir. Her şey ondan tevellüd ediyor ve her ölen şey yeniden tevellüd etmek üzere ona avdet ediyor. Her tahvil yeni bir terkîb, yeni bir istihsâldir".
Bugünkü feylosoflann ve hakikatten, fenden başka bir şey tanmıayan felsefe mesleklerinin köşe taşı makammda olan bu bilgi, daha eski zamânlarda da kendini gösteriyordu. îsâ'dan dört yüz sene evvel yaşamış bulunan Empedokles "Çocuklar ve her şeyi lâyıkıyle görmekten âciz olan bazı insânlar, kendilerini yeni bir mevcûd ve mahv olan her şeyi tamâmiyle mahv olmuş add ederlerdi" diyor. Anaksagoras, yine îsâ'dan 428-500 sene evvel, "Mekân dâhilinde mevcûd olan eşvâ ne azalır ne de çoğalır" iddi'âsmda bulunuyor ve kendi asrı feylosoflanndcın olan materyalizm felsefesinin piri Demokritos, bu meşhûr "atom" kâşifi de "Yoktan hiçbir şey var olmaz. Var olan [471 bir şey de yok edilemez. Her şekil bir tahlil ve terkîbden ibârettir. Bütün mevcûdlar, atomların muhtelif şekillerde biraraya gelmelerinden teşekkül eder" diyordu.
Aynı hakikatler büyük Epiküros ve onun mu'akkibi şâ'iı Lukretius taraflarından da zikr edilmiştir. Lukretius'un eşyâıun tabı'ati hakkında pek meşhûr olan bir kasidesinden şu sözleri alıyoruz: "Yokluktan hiçbir şey var olamaz. Var olan hiçbir şey yokluğa dönemez. Mâdde mütemâdiyen dönen bir çarhdır. Hiç eksilmeden arzı, semâları ve bütün kâ'inâtı ve âhengini husûle getirir". [48]
üçüncü Bâb Kuvvet Lâ-yemûtdur
Yaradılması, tahrîb edilmesi mahv edUmesi mümkün olmayan, yani üpkı mâdde gibi ezelî ve ebedî bulıman bir şey daha varsa, o da mâdde ile bir bulunan "kuvvet" dir.
Lâ-yetenâhî bir sûrette ve yine lâ-yetenâhî olan maddenin hâssalarmdan olan bu kuvvet, her imtizâcda, hattâ en gizli en dâhilîlerinde bile kendini gösterir ve bir imtizâcda bulunan kuvvet de o imtizâcı teşkil eden ferdlerin ayrılması ile ayrılır, inkısâm eder. Tıpkı mâdde gibi halk ve mahvı mümkün olmadığı cihetle, varlığı yâhûd yokluğu yâhûd bunlarm birinden dîgerine inkılâbı gibi hâdiselerin de bir şekil tebeddülünden ibâret bulunduğu maTûmdur. Daha sâdesi; Kuvvet ne doğar ne ölür. Kuvvetin zâhir olduğu hâllerde inşân bunun menba'ma kadar çıkabilir ve tarayabilir ki, birtakım [49] muhtelif fa'âliyyetler gerek doğrudan doğruya gerek tebdîl-i şekl süreliyle kuvvet hâline inkılâb edebiliyor, bu tahavvüUer ve fa'âliyyetler ise gâyet kat'î ve müayyendir. Meselâ mâddeye a id bir şekil tahavvülünde o mâddenin kuvvetine â'id şeklin dahî harfi harfine tahavvül ettiği görülmektedir.
Şu kadar ki, bir asırdan beri mâddenin lâ-yemût olması tasdik edildiği hâlde, kuvvetin lâ-yemût olduğu geç vakte kadar anlaşılamamış ve mes'elenin basitliğine rağmen ancak altmış sene evvel bazı feylosoflarm nazar-ı dikkatini celb edebilmiştir. Bizce bu mes'ele gâyet bedîhîdir. Çünkü en evvel, sebeble hâdise beynindeki münâsebet bu sûretle îzâh olunuyor ve dâ'imâ temâdî eden hareketlerin sırrı anlaşılıyor. Bundan başka, mâddenin lâ-yemût olması kuvvetin de lâ-yemût olmasım intâc etmektedir. 1774 târihinde Lavoisier tarahndan ihrâk keyfiyyetinin tabî'atine dâ'ir vâki' olan keşf, ya'nî yanan cismin müvellidü'l-humûza Ue imtizâcı ve bu sûretle külünün sıkletçe eksilmemesi, mâddenin lâ-yemût olduğunu nasıl meydâna çıkarmışsa, [50] şimdi de aym fikirler mâdde ile kuvvet arasmdaki
başka bir şey değildir. Bu hâssalar tabratte ya mahfî ya âtıl yâhûd da fa'âl bir hâlde mevcûddurlar ve azalıp çoğalmak ihtimâlleri yoktur. Bununla berâber bazı gâyet mütereddid kimseler tecrübe ve hesâbın tasdik etmediği bir şeye kolay kolay manmak istemezler. Fi'l-vâki' kuvveti ölçmek mâddeyi ölçmekten çok zordur. İşte bunun için kuvvetlerin tahavvülü, tıpkı mâddenin tahavvülü gibi 1838 târihine kadar ta'yîn ve tesbît edilemedi. O târihte Mohr nâmmdaki hakim ilk def'a olmak üzere harâretin tabi'atine dâ'ir vâzıh bir müşâhedede bulundu ve 1842'de Mayer harâretin mihaniki olan mu'âdiliui elde etti. Nihâyet 1849'da İngiliz feylosoflarmdan Joule, kendinden evvel geçen hakimlerin tecrübe ve keşiflerinden haberi olmaksızm harâretle hareket arasmda bir münâsebet keşfine çalışarak, kuvvetlerin tahavvülüne dâ'ir sarsılamaz [51J tecrübeler yapmış, esâslar bulmuştur. Fakat en mühim netice, 1850-1860'ta, yani elinizdeki kitâbm birinci tab'ından’ pek çok zaman sonra elde edilmiş, bu esâslar diğer kuvvetler hakkmda da tatbik edilebilmiş ve bugün yine Mohr'un dediği gibi bunlar tekmil âlim ve feylesoflara kendi terakki hatvelerini tanzim etmek için bir kutup yıldızı ehemmiyyet ve kat'iyyetim arz eylemiştir.
Bu esâsm va'zmdan sonra artık kat'iyyen inanmak lâzım gelmiştir ki, kâinatta yoktan husûle gelmiş bir hareket olmadığı gibi, yok olmak isti'dâdında bulunan bir hareket de yoktur. Kezâlik mâddî olan âlemde ferdi hiçbir şekil, hakikat ve mevcûdiyyet sâhasma, bir hareket ibrâz etmeden ve yine kendisi gibi ebedi olan bir fa'âliyyet göstermeden geçemez. Bu sûretle şu cihet de tezâhür eder ki, her hareket kendi mevcûdiyyeti i'tibâri ile bir kuvvete, ebedî ve ezelî bir kuvvete muhtâcdır. Bir hareket dâ imâ aşikâr olmayacağı gibi bir kuvvet de bazen fa'âliyyetsiz olabüir. Bu hâl o kuvvetin [52] mahvı demek değildir. Yalmz kemmiyyet ciheti ile başka bir şekil ahzı demektir ki, bu tebeddülün keyfiyyete ta'alluk etmeyeceği âşikârdu. Mahfî bir kuvvetin yeniden fa'âliyyet icrâsma başlayacağı zamân şeklini tebdil etmiş olması, esâsmı tagayyür etmiş olması demek değildir. Şu sûretle muhtelif birçok kuvvetler hem birbirine inkılâb ediyor hem de yukarıda da söylendiği gibi "te'âdül kânûnu" mûcibince azalmayarak ve
limp edilmiştir.
istanbul şişli günlük kiralık daire
yazdı ve sundu..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder