istanbul şişli günlük kiralık daire ve madde bilgileri22 evet arkadasalr sizlee bugün yazan istanbul şişli günlük kiralık dairediyorki Âlemin ne hidâyeti ve ne de nihâyeti vardn. Bunihâyetsizlik hem zamâna hem de mekâna nisbetle vâki'dir Kâ'inâtın her yerde merkezini bulabUiriz. Fakat hiçbir yerde muhitini bulamayız" (Ruckert). [94]Maddenin KıymetiBir zaman olmuş ki, insânlar bütün eşyâya karşı gâyet fenâ ve geri bir vaz'iyyette bulunmuşlar ve bu vaz'iyyetin neticesi olarak kâ'inâün gittikçe daha ziyâde fenâlaşdığını, bozulduğunu zann etmişler. Bundan da gerek zihnî gerek ahlâkî bir nefret gâyesi meydâna çıkarmışlar. Onlarm nazarında her şey nihâyete, mahva, izmihlâle doğru gidiyor, hattâ yalnız siyâsî vak'alar, hâller değil, hilkatin bütün mahsûlleri, bütün mevcûdlar bu cereyândan kendilerini kurtaramıyorlardı. Bu düşünce altmda zâten ibtidâ'î olan insânlar tuhaf bir mizâc kesb etmekle ve nazarlarını topraktan ayırarak, daha ulvî ve bu dünyânın her türlü fenâlıklarmı, ıztırâblarmı telâfi eden başka bir âlem tahayyülüne başlamışlardı. İşte mâddeyi kaba, muzlim, âül ve rûha [95] düşman farz eden bu tarz düşünce gittikçe tevessü' ediyor ve yerleşiyordu. Eflâtûn mesleğine mensûb birtakım feylesofların i'ânetiyle kendisine pek uzun bir hayât te'mîn eden bu mezheb başlıca iki esâs tanıyordu ki, o da mâddenin kendi kendine harekete muktedir olmadığı ve tahrik eden bir "rûh"a, bir zekâya kat'iyyen muhtâc olması idi. İşte bu sûretle başlayan bir felsefe yolu, birtakım muta'assıblarm ete, yani mâddeye karşı kudurganhklarınm derecesini ve etin her türlü zihnî ve ahlâkî terakkîlere yegâne mâni'a olduğu faraziyyesini gösterir. Onların nazarmda arz bir gözyaşı deryası, tabî'at Allah'a karşı isyân mevzû'u, vücûd tahkire ve azâblara şâyân bir şeydir. İşte onlar böyle düşünüyorlardı. Bu düşüncenin icrâ'âti de mefkûd değildi. Hep nefslerini tahkir ederler ve vücûdlarmı za'îfletecek, ezecek riyâzetlerde bulunurlardı. Hattâ Hristiyan dîni mü'essislerinden olan Paul bile, "îsâ'yı asanlar kendisini değil, etini, hırslarını ve ârzûlarmı astüar" demişti. [96]
Roma mü'elliflerinden birisi, Hristiyanlığın yavaş yavaş inhitâta yüz tutan Roma hükümeti içinde intişâra başladığı bir zamânda demiş idi ki: "Bütün bu ada (Capraja) ziyadan ve hakikatten kaçan insânlar tarafmdan işgâl edilmiş, daha doğrusu kirletilmiştir. Onlar kendilerine râhib nâmı verirler.
çünkü yalnız yaşarlar. Serveti ve sa'âdeti belki elimizden kaçar korkusuyla tahkir ederler ve bunun içjj kendilerini fakra, sefalete atarlar. Ne bî-hûde sa'y! Ne bozuk düşünüş! Sa'âdetlerden nefret etmek sûretiyle ıztırâblauian tevakki fikri, delicesine bir merâkdn. Mutlakâ bir hastalığın neticesi olmak lâzım gelir. Yâhûd bazı irtikâb edilmiş günâhlar, cinâyetler olmalı ki, onlara â'id vicdân azâbları bu zavallıları böyle nefslerine zulm etmeğe ve fapkı firâri esirlere yapıldığı gibi bizzat zecri mu'âmeleler icrasına mecbûr etsin".
Kurûn-ı Vustâ'da, bu kaba ta'assubun şiddetle hükmünü icrâ ettiği devirlerde, kendilerini Allah'ın dünyâ yüzündeki hademeleri ve hizmetkârları add eden derebeğler, bu [97] husûsda o kadar fa'âliyyet gösterdiler ki, mâddenin ve vücûdun hiçbir ehemmiyyeti kalmadı ve kendi kendilerini kazığa oturtan insânlar zuhûr etti. Tabi'atin en necib bir mü'essesesi olan inşân vücûdları bu sûretle mahv ediliyordu. Yine bunlardan bir kısmı kendi kendilerini asıyorlar, diğerleri türlü işkencelerle birçok uzuvlarım harâb ettikten sonra, herkese göstermek üzere şehir şehir, sokak sokak dolaşıyorlardı. Bu sûretle en serf ve ince vasıllarla vücûdu ve bütün kuvvetlerini, hattâ sıhhati tahrîb ederek rûhu serbest bırakmak ârzû ediyorlardı. Feuerbach'm söylediğine göre Saint Bemard, zâ ika kuvvetini tereyağı yerine içyağı yiyecek ve su yerine zeytinyağı içecek derecede köreltmişti. Raustan'ın hikâye ettiğine göre birçok ma'bedlerde râhibler her sene müte addid defalar kendi şâkirdlerinin kanlarım akıtır ve bu sûretle nefsâniyyetlerini izâle ile sûfîliklerini tezyide çalışırlardı. Fakat dâ'imâ tahkir edilen tabî'at, ekseriyyâ canlı bir makbereden başka bir şey [98] olmayan bu şâkirdleri isyân ettirir ve o râhiblerin hançerle, zehirlerle tehdîd edilmesine kadar giderdi. Bu gibi i'tikâdlara hâlâ büyük bir ehemmiyyet atf eden Hindlilerin sefaletini ve o güzelim Hindistân'm bir avuç ecnebi elinde bu yüzden nasıl esir olduğunu herkes bilir.
Teşekkür olunur ki, bu gibi bayağı ve câhilâne fikirler ancak birkaç yerde kalmıştır. Buna sebeb de ta'assub, câhillik ve fikirlerin karmakarışıkhğıdır. Eşyâ hakkında sahih bir tedkîk bize isbât eder ki, Schleicher'in dediği gibi, kelimenin âdi ma'nâsıyla ne mâdde ne de kuvvet mevcûd değildir. Belki bunlarm ikisinin birliği mevcûddur. Mâ^ddeyi^ işkence altına alırken, onu za'ifletirken rûhun
za'îfledigini, hattâ mahv olduğunu görüyoruz. Demek ki bizi meydâna getiren, bizim hakîkî anamız ve babamız olan mâddeyi tahkîr etmek, vücûdumuzu harâb etmek, aynı zamânda rûhumuzu da tahkîr ve harâb etmektir ve bu sûretle hareket eden kimseler çok aldanırlar. Vücûdumuzu teşkîl eden maddenin kuvveti [99] o mâdde ile mebsûten mütenâsibdir. Birine yapılacak fenâhk, aynı zamânda diğerine de râci' olur. Cicero'nun eski bir darb-ı meseli vardır ki, büyük bir hakikati hâvidir: "Sahîh vücûdda sahih fikir". Diğer cihetten şunu da unutmamak îcâb eder ki, biz büyük bir "küll"ün geçici bir cüz'ünden başka bir şey değiliz. Nihâyet bir gün olup yine o "küll"e râci' olacağız. Tabaat bütün mevcûdların anası, menşe'idir: Topraktan hâsıl, toprağa vâsd.
İnsanlığı olanca ma'nâsıyla takdir eden ve mâddenin gerek hayâtta gerek memâtta kıymetini bilen hiçbir kavim bu husûsda eski Yûnânîler mertebesine çıkamamıştır, Lucien'in kitâbında şu sözler mezkûrdur: "Yüz yaşma giren Demonax nâmmdaki Yûnân feylosofımun kendisinin ne sûretle gömülmek ârzûsunda bulunduğımu sordukları zaman, 'Beni asla yıkamayınız, çünkü bir cenâze ancak kendi fena kokulan içine defn olunur', demiştir. Dostları tekrâr sormuşlar: 'Peki ama sen, cenâzenin birtakım [lOO] kurtlara, vahşî kuşlara şikâr olmasını mı istiyorsun?' Cevâb vermiş: 'Niçin istemeyeyim. Yaşarken elimden geldiği kadar insânlara hizmet ediyorum. Öldükten sonra da hayvânlara hizmet etsem ne çıkar?'"
Zamâıumızın en müterakkî cem'iyyetleri hâlâ bu kadar serbest düşünemiyorlar. Birtakmıları hayâtta olduğu kadar memâtta da zavallı vücûdlarına işkence ediyorlar. Bu cem'iyyetlerce kendi zavallı cenâzelerini, ellerinde yüzüklerle ağır taşlar altma koyarak, senelerce â'ile mahzenleri demlen yerlere saklamak ve onları mutlaka gitmek mecbûriyyetinde bulundukları büyük tabratten esirgemeğe çalışmak daha ma'kûl bir hareket gibi görünüyor. Hâlbuki onları bir gün evvel mensûb oldukları tab^ate terk etmek şübhesiz daha ziyâde tahH ve doğru bir harekettir.
İlâhiyyât âlimlerinden olan Doktor Leupoldt diyor ki; "Bazı insânlar ilim ve fende bir azimet noktası olmak üzere Allah'tan başlayacak yerde mâddeden başlıyorlar. Hâlbuki mâdde, nihayetsiz olan tabî'atin cüzlerinden olmakla vâsıl [lOl] olmak istedikleri noktaya onları îsâl edemez. Çünkü cüz' küllü 81
Louis Büchner
ihatadan âcizdir. Bu vâsıta ile ne mâddenin ne de tabrlfe^ sathî olsun hakikati anlaşılamaz". Bu sözler bizce bir doktof sözü olmaktan ziyâde, bir ilâhiyyât müntesibi sözüdür. İlimde azimet noktası olmak üzere Allah'ı bulanlar şimdiye kadar bize hiçbir şey öğretememişlerdir. Gerek tab^atin kânûnlarma ve gerek o kadar tahkir ettikleri mâddenin hâssalarma dâ'ir hiçbir keşifleri yoktur. Bize Güneş'in döndüğünü mü, yoksa sabit olduğımu mu isbât ettiler? Arz'ın yuvarlakhğmı mı, yâhûd düzlüğünü mü söylediler? Allah'ın tabî'atinden, maksad ve merâmmdan bir şey mi ta'yîn edebildiler? Yoksa mütefekkirlerin zihnini işgâl eden ve fenne dâ'ir olan büyük mes'elelerden birkaçım mı hail ettiler?... Âlemin menşe'ine, insânm asima ve tahfati idâre eden kânûnlarm mâhiyyetine dâ'ir bir bilgileri var mıdır? Aslâ!... Tabî'ati anlamak için Allah'tan işe başlamak ma'nâsız bir fikirdir. Böyle bir fikrin ma'nâsı olmadığı gibi, sâhiblerinin bir maksadı da [102] yoktur. Te'essüf olunur ki, felsefî ıtlâk edilen böyle bir usûl ile bazı bedâhetlere istinâd edilerek tabratin hakikatini öğrenmek isteyenler hâlâ mevcûddur. Şu kadar ki, "Tarîk-i ârü (a priori)" denilen bir usûl bugün, daha evveline nisbetle ehemmiyy'etini pek çok gâ'ib etmiştir. Görmekte olduğumuz bütün terakkiler ve gözlerimizin önünde bulunan her türlü hakikatlerin mecmû u, ancak bunım aksi bir usûl ile, yani mâddenin tedkîk ve tahlîhyle husûle gelebilmiştir. Biz evvelki fikirlerde olanlara sorarız: Azimet noktası olmak üzere mâddeyi tammış olanlar niçin hiçbir şey öğrenmeğe muvaffak olmasmlar? Bi'l-akis her türlü tedkîklerimizle, tecrübelerimizle, müşâhedelerimizle mâddenin nihâyetsiz olduğunu, evveli, âhiri olmadığım ancak biz keşf edebiliyoruz. Ve tecrübî üimlerdir ki, bu husûsda yüksek sesle mütâla alarmı beyân edebiliyorlar ve yine biziır ve tecrübî ilimlerimizin sâyesindedir ki, bir zamânlar en kavi vt muktedir insânlarm, en bahadır imparatorlarm yapacağı işleri bugün en za'îf bir çocuk becerebiliyor, tabî'atin [103] dehşetli v( helâk edici kuvvetlerini kendi emirlerimiz ve ârzûlanmı: altında tutabiliyoruz. Artık sözleri yaptıkları işlerle hiçbi zamân tevâfuk etmeyen birtakım mürâ'îlerden bah etmeyeceğiz. Çünkü zamânımızda kimse kendi
görüyoruz. Menşe' ve mebde'imiz olan toprağa bakacak yerde, hâlâ gözlerini semâdan ayırmayarak nefsine azâb edenlere Feuerbach'm şu sözünü tevcîlı ederiz: "İnşânın kendi ârzûsuyla körleşmesi asrm en büyük fenâlığını, en büyük cihlâksızLığmı teşkil eder. Biz bunu riyâ nâmıyla yâd ederiz". Bu sözler -velev ki kısmen olsun- amelî hayâtda değilse de nazariyyâtda maddeyi ölü, âtıl, ağır, karanlık, kaba ve rûha düşman tanıyanlara karşı da söylenebilir. Lange, Mâddiyyûn Mesleğinin Tarîki nâmiyle yazdığı bir kitâbda bu mes'eleden bahs ederken, rûhiyyûnun mâddeye "menfûr cisim" tesmiye ettiklerini yazıyor [104] [nefs-i emmâre]. Bu adamların mesleğince hurâfe da imâ hakikat, hakikat dâ'imâ hayâldir. Bunlar unuturlar ki, tecrübe ve tarassud sâyesinde ve tab^atin mâhiyyetine dâ'ir elde edilen bilgiler, meselâ kendilerinin de içinden çıkmış oldukları mâdde, rûhtan pek çok zamân evvel yine mevcûd idi. Şems manzûmesini teşkil eden sehâb-ı muzî bile bizi teşkil eden ibtidâ'î mâddeyi hâ'iz bulunuyordu. Fakat bu hakikati anlamaya rûhiyyet mesleği şiddetle mâni'dir. Yine bilmezler ki, tanzim ve tertîb edilmiş bir mâdde olmazsa, asla rûh olamaz ve bunun aksini, yani mâddesiz bir rûhun mevcûdiyyetini isbât edecek hiçbir delil yoktur. Orüarm bilmediği şeylerden biri de şudur ki. Arz üzerinde fa'âliyyet hâlinde bulunan her kuvvet -muayyen ve uzvî bir teşekkül neticesi olan zekâ kuvveti de dâhil- esirin ve atomların ihtizâzıyla hâsıl olur. Bu ise Arz'a ziyâ ve harâret şeklinde Güneş'ten gelir. Yine bilmezler ki, rûhla mâdde yekdiğerine zıd tahFatlere mâlik olsaydılar, ne ikisi bir araya gelir ne de yekdiğeri üzerine te'sîrler icra ederlerdi. Bütün bu [105] mu'ammâlann halli için, hikemî hareketlerde olduğu gibi rûh ve akıl tezâhürlerinde dahî mâdde ile kuvvetin kat'iyyen yekdîgerinden ayrılamayacak bir surette birleştiklerini kabûl etmek zarûrîdir. Gerek dimâğda gerek sinirlerde gerekse harekette bulunan sâ'ir mâddelerde nazar-ı dikkatimizi celb eden tefekkür, hassâsiyyet vesâ'ire gibi hâller, hepsi atomların ihtizâzmdan ve bunların şekil ve mâhiyyetinden başka bir şey değildir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder