istanbul şişli günlük kiralık daire ve madde bilgileri311 bugün en güzel yazılarını yazan istanbul şişli günlük kiralık daire diyorki Herhâlde tekmil kâ'inâtı kaplayamadıklan âşikâr olan bütün bu yıldızlarm mecmû'-ı hey'eti bir tek âlem gibi farz olunursa, gözümüzün önüne oldukça yassıhimış bir adese gelir ki, bizim görüşümüze nazaran kenârlarmı "Samanyolu" ve Kehkeşân ta'bir olunan ziyâdâr hat teşkil eder. Bu hattm arza
Louis Büchnerolan mesafesi, ziyânm dört yâhûd beş bin senede kat' edebileceği bn mesâfedir. Yani ondan kopan bir ziyâ ihtizâzmm Arzımızdan görülebilmesi için bu kadar zamâna ihtiyâç vardır ve Madler'e nazaran bu hattm bir kenârından dîger kenarına ziyânm gidebilmesi için dokuz milyon senenin mürûru lâzımdır. Güneşimiz bu hattan teşekkül eden dâ'irenin tamâmiyle ortasmda değildir. Belki ortadan, ziyânm 573 senede kat' edebileceği bir mesâfede ve kenârdadır. O sûretle ki, bir tarafa ziyasını îsâl etmek, dîger tarafa îsâl etmeğe nisbetle bin sene daha erken vâki' olur. Bütün bu âlemlerin ve manzûmelerin [87] hep birden daha mühim dîger bir merkez etrâfmda dönmekte oldukları bugün tamâmiyle sâbit olmuştur. Dîger tarafdan şurası da anlaşılıyor ki, bu kadar âlemlerin kendi etrâfmda devr etmekte oldukları bu umûmî merkez dahî daha yüksek ve daha umûmî bir mâhiyyeti hâ'iz olmakla berâber, yine mevcûdun bir cüz'ü, bir kısmıdır; nihâyetsizlik her yerde âşikâr ve baş döndürücü bir sûrette câzibdir.Fakat hepsi bundan ibâret değildir. Yine teleskoplar bize, bütün bu manzûmelerin kendi burçlarıyla, kendi peykleriyle ve her türlü tahayyülâtı hiç mertebesine indiren mesâfeleriyle, kehkeşânlarmdan ibâret olmadığını ve görmekte olduğumuz cisimlerin hâricinde, aralarmda daha mühim birtakım mâddelerin mevcûdiyyetini göstermektedir. Bunlar ise sehâb-ı mırzî denilen pek garîb bazı teşekküllerden ibârettir ki, semâmn gâyet derin mesâfelerinde kendilerine mahsûs olan manzara ve hâssalarıyla bizde bazı hayâli nazariyyeler husûlünü îcâb ettirirler. Bunlarm adedi Herschel'in gâyet ciddî olan hesâbları ve tedkîkleri neticesinde alti [88] bine kadar çıkmıştır. Her ne kadar ekseriyyâ gâyet za'îf noktalar hâlinde görünürler ve bazen de teleskopsuz fark olunamayacak bir dereceye gelirlerse de birtakım husûsî âletlerle tarassud olundukları zamân bizim Kehkeşânımızdan pek ziyâde vâsi' oldukları ve milyonlarca, milyarlarca küçük cirmlerden teşekkül eyledikleri aıüaşıhr ve zann edilir ki, bunlar henüz teşekkül etmekte olan birtakım yeni manzûmelerdir. Aralarmdaki mesâfeler o kadar büyüktür ki, inşân bir hurâfe karşısmda bulunduğunu zann eyler. Ziyânm bu mesâfeleri kat' etmesi için milyonlarca seneye ihtiyâç vardır. Ve yine bazı tarassudlardan anlaşıldığma göre kendi ziyâlarmm bize vüsûlü yüz milyon seneye mütevakkıfdır ki, bu kabil hükümler bizde hiçbir hakikî fikir tevlidine sebeb olamaz.
"nihayet" ve "müntehâ" gibi kelimelerin medlûlünü umûm tabî'atte aramak büyük bir hatâ olur.
"Tabî'at bir dâ'iredir ki, her yer onun merkezi olabilir. Fakat hiçbir yer onun muhîti olamaz" (Pascal). [89]
Bütün bu mütâla'âttan kâ'inâtm yaşma dâ'ir bir fikir istihsâlini ârzû edersek, hiç şübheye mahal yoktur ki semâvî cirmlerin şimdiki intizâmları, yani "nizâm-ı kâ'inât" dediğimiz şey milyonlarca senelerden beri devâm etmek mecbûriyyetinde değildir. Çünkü biraz dikkat edilecek olursa, semâ üzerindeki birtakım hâdiselerin yeni zuhûra gelmiş olmadıklarım, hattâ bizim bugün husûle geldiğini gördüğümüz birçok şeylerin dünyâmn arzdan kopmasından daha evvel husûl bulmuş olduklarmı anlarız. Meselâ bu dakikada Güneş'de gördüğümüz bir tebeddül, yedi buçuk dakika evvel vâki' olmuş demektir. Çünkü biz şekli ziyâ vâsıtasiyle görebiliriz ve güneşin ziyası bize yedi buçuk dakikada gelir.
Eğer manzûmemizin en hârici bir seyyâresi olan Neptün birdenbire mahv olacak olsa bu hâdiseden biz ancak dört yâhûd beş sâ'at sonra haberdâr olabileceğiz. Kezâlik Şilyâk (Lyre) manzûmesinin en güzel ve parlak bir seyyâresi olan Vega ânî bir kazaya [90] uğrayarak gâ'ib olsa, biz bu seyyâreyi on sekiz sene daha yine semâda ve aynı mevki'de göreceğiz. Ziyâsı ancak teleskoplar vâsıtasiyle görülebilen diğer yıldızlara gelince -ki bu yıldızlarla bizim aramızda ziyânm iki yâhûd üç bin senede kat' edeceği mesâfe vardır- bımlarm ziyâsı mahallerinden koptuğu zamân. Arz üzerinde daha Homeros şiirlerini yazıyor ve eski Yûnân feylesoflan kendi mesleklerini şâkirdlerine talim ediyorlardı. Ve yine takriben yüz milyon sene evvel pek genç olan Arz üzerinde ilk hayât eserleri görülmeğe başlamışken, sehâb-ı muzi dediğimiz mâddelerden kopan ziyâlar henüz bugün teleskoplarla mücelrhez gözlerimize isabet ediyor ve onlarm mevcûdiyyetini yeni anlayabiliyoruz, bu mütâla'alara nazaran hiç şübhe yoktur ki, henüz görmediğimiz birçok yıldızlar mevcûddur. Fakat ziyaları bize vâsıl olamadığı cihetle kendilerinden haberdâr değiliz, belki hiç de haberdâr olamayacağız. Bu tasavvurun aksi de doğrudur. Yani yine birçok yıldızlar da var imiş ki, milyonlarca sene evvel sönmüş, [91] bitmiş oldukları hâlde ziyâları hâlâ bize geliyor ve biz onları görmekte devâm ediyoruz.
Aklen bu yıldızlarm kâ'inâtm son hadlerini teşkil edemeyeceklerini istintâc edebileceğimiz gibi, sıklet kânunu da
bu istiııtâamızı te'yîd eder. Mantıkî olduğu kadai kozmoğrafyaya â'id olan nazariyyeler fezânın ve bu fezj içindeki mâddelerin nihâyetsiz olmasını istilzâm ediyor.
"Yıldız sürülerinin mahdûd olduğunu, hattâ bu hudûdlarır fezâdan ve boşlukdan ibâret olduğunu söylemek, mu'ayyen ve mahdûd kuvvetleri ha iz, yine mu'ayyen ve mahdûd bir mâdde tasavvur etmek olur ki bu, yoktan var olmuş bir mevcûdiyyei tasavvurundan hiç farksızdır. Bu kabil faraziyyeler nihâyetsiz tahavvül ve fa'âliyyet ile muttasıf bir 'küll' tasavvurundan daha ziyâde fenne mugâyirdir" (Grove).
Biz gâyet küçük cisimler arasında mâddeye bir nihayet ta'yîn edemediğimiz gibi, en büyük cisimler arasmda da bu nihâyeti bulamıyoruz. Yani her iki cihetten de mâddey^e birer [92] uç tasavvuru ve netice olarak mâddenin zamân ve mekânla takyidi bizce mümkün değildir. Aklen dahi düşünülse mâdde nihâyetsiz olarak taksime kâbiliyyetli olduğu gibi, fezâya bir had tasavvuru da imkânsızdır, işte bizim fen ve tecrübeye istinâd eden taharri ve tedkîklerimiz de aym neticeyi meydâna getiriyor. Biz daha aşağıdaki bâblannuzda aklı ve tefekkürü idâre eden kânûnlarla hârici âlemin mekânizmasmı idâre eden kânûnlarm birliğini ve umûmiyyetini ve yine akılda hükm icra eden kânûnlarm hârici âlemdeki tebeddül ve teşekküllerin birer neticesi olduğunu izâh edeceğiz.
"Beşerin tefekkürü hâricinde ne zamân ve ne de mekân vardır. (Yani bunlar ancak insânm zihninde mevcûddur.) Bunlar birtakım mukâyeselerin neticesidir ki, ancak hârici âlemden gelen intibâ'larm muhâkemesiyle elde edilirler. Mekâr fikri, ferde nazaran hâricdeki eşyânm yan yana gelmi* şekillerinin mahsûlüdür. Zamân fikri ise yine aynı eşyâ arasmda vâki' hareketlerin mahsûlüdür ki, yine hârici âlemir ferd üzerindeki 'aks-i te'sîr'idir. Hâsılı [93] bunlar hep bize nazarandu. Bizim hâricimizde ne zamân ve ne de mekâr vardır. Mevcûd olan şey, nihâyetsiz bir mâdde ve yine onur
nihâyetsiz olan hareket ve tahavvülleridir" (Radenhausen).

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder