şişli günlük kiralık daireve islam bilgiler92
evet sizlere bugün çok çalısan şişli günlük kiralık daire dediki Geçmiş kitapları okumamış ümmî bir peygamberin elinde zuhur etmesi. ]0, Kolayca öğrenilmesi ve ezberlenmesi.i;ur'ân-ı Kerîm’in bu i’caz yönleri üzerinde olduğu gibi, onun insanlan nasıl bir şekilde âciz bıraktığı hususunda da kelamcılar arasında ihtilâf vardır. Ekserisine göre, Kur’ân’ın bütün bu özellikleri, beşer kudretinin üstündedir. Ölüyü diriltme vb. mu’cizelerdc olduğu gibi hiçbir kimse Kur’ân’ın fesahat ve belagatına, daha doğrusu onun benzerini ortaya koymaya kadir değildir. Doğru olan da bu görüştür; zira insan sö2riâ olmadığı için kulların kudretleri dışında bulunduğu ortaya çıkmıştır.Bazı bilginlere göre ise, -yukandaki fikrin aksine- Kur’ân, insan kudreti dâhilinde olan hususları ihtiva eder. Binaenaleyh Kur’ân’ın nazmında i’câz yoktur. Çünkü insanların kudreti dahilinde bulurunaktadır. Fakat Allah on-lan bu işten menetmiştir. Bu sebeple Kur’an’m benzerini ortaya koyamamışlardır. Kıyamete kadar da buna güçleri yetmeyecektir. Bu görüşe kelam ilminde“sarfe” adı verilmektedir.
Kâderiyye’nin çoğımluğu, Şî’a ve Mu’tezile’den de bazdan bu görüştedir. Bunlann arasında Mu’tezile’den Nazzâm (v. 231/845), Şı’a’dan Mûrtezâ, Ebl-i Sünnetten de Ehû îshak, Eş’arî (v. 324/936), Ciiveynî (v. 478/1085) vediğerbazı Eş’arileri sayabiliriz. Aynca Fahreddin Razi (v.606/1210) ile İbnHazm (v. 406/1064) bu görüşün daha isabetli olduğunu ileri sürürler.
5.Ülu’l-Azm Peygannberler
'"km", sabır ve metanet anlamında bir kelimedir. Dini literatürde, ilahi tmir ve yasaklan metanet ve sabırla tebliğe çalışan, hakka karşı gelenlere korkusuzca göğüs geren peygamberler hakkında “uli4 ’l-azm” terimi kullanılmaktadır. Şu ayette tabir, aynen geçmektedir; “O halde sen de (diğer) ului-azm rasullerin sabrettiği gibi sabret T (Ahkaf 46/35)
Herkeste olduğu gibi, insan olmalan hasebiyle peygamberlerde farklı meziyet ve özelliklerin bulunması tabiidir. Şüphe yok ki onlar, insanlar için güzel ahlak ve örnekleri sergileyen şahsiyetlerdir. Bu bakımdan peygamberlerin diğer insanlardan üstün oldukları konusunda alimler arasında ittifak vardır. Diğer taraftan meleklerden üstün ve faziletli olduklan noktasında da çoğunlukla alimler görüş birliği içindedir. Peygamberlerin, üstlendikleri görevin zorluğu ve süresi, çektikleri sıkıntı ve mücadeleler, onlann kendi içlerinde bir takım sınıflamaları akla getirmiştir.
Vahiy şekillerinin geçtiği ayette de ifade edildiği üzere, bazı peygamberler doğrudan; bir kısmı perde arkasından veya Cebrail vasıtasıyla dolaylı olarak vahye muhatap olmuşlardır. Öte yandan Allah’ın
İslam alimlerinin, peygamberler arasında yaptıklan fazilet sıralamasında Hz. Peygamberin ilk sırayı aldığı görülür. Onun peşinden, yukanda sayılan sebeplerden dolayı, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa gibi pey-gambermler gelmektedir.
Çektikleri sıkıntı ve karşılaştıkları zorluklar sebebiyle yukanda adı geçen peygamberler, dini literatürde, özel bir tabirle ulu ’l-azm diye nitelendirilmişlerdir. Bu kategoriye, bazı özellikleri sebebiyle giren başka peygamberler de söz konusudur.
6. Hatm-ü Nübüvvet
Nübüvvetin Hz. Peygamberle son bulduğu meselesi, kendisinin nebilerin sonımcusu olduğu şeklindeki ayet ifadesinden açıkça anlaşılmaktadır:
"Muhammed sizin erkeklerinizden birinin babası değildir, fakat. Allah ’m resulü ve nebilerin sonuncusudur.” (Ahzab 33/40)
Bu ayette geçen “hatem”, diğer bir kıraatte “hatim (yüzük/halka)” şeklinde okunsa da kelime aynı anlamı taşımaktadır. Buna göre anlamı yine, peygamberlerin sonuncusu veya son halkası demektir.
Diğer taraftan, hadis kaynaklarında, mesela Müslim’in sahih olarak değerlendirdiği bir hadiste Hz. Peygamber: "Peygamberlik örneği, sadece bir tuğlası eksik kalan mamur bir ev gibidir; işte ben o tuğlayım ve benimle peygamberlik son bulmuştur " (Müslim, Fedail, 17) şeklinde buyurmuştur
Nübüvvetin sona ermesi ile ilgili akli delile gelince, şöyle ifade edilmeye çalışılmıştır:
1.İnsanlık nübüvvetin başlangıcından sona ermesine kadar kademe kademe bir evrim geçirmiş ve peygamberlere ihtiyaç duymadan son dinin evrensel ilkelerini kavrayacak, uygulayacak ve koruyacak düzeye ulaşmıştır. İnsanlık artık Kur’an’la akli olgunluğa ve kemale ulaşmıştır.
2.Hz. Peygamber’den sonra ciddi ve etkili bir dini hareketin bulunmaması, onun son peygamber olduğu gerçeğini güçlendirmektedir.
suhuf vermesi, kimini diğerine yardımcı kılması, kimini küçük birkavme kimini bütün insanlığa göndermesi vb. birtakım sebeplerden dolayı pey. gamberler arasında farklı bir konumun söz konusu olduğunu ifade eder Nitekim ayette, "Andolsun ki biz peygamberlerin bir kısmını diğer bir kısmına üstün kıldık” (Isra 17/55); diğer bir ayette, “O elçilerden bir kısmını dieğrlerinden üstün kıldık. Allah onlardan kimi ile konuştu ve derecelerini yükseltti. Meryem oğlu İsa 'ya da açık deliller verdik ve Ruhu İ-Kudüsle onu destekledik... ” (Bakara 2/253) ifadeleri yer alır.
NÜBÜVVET VE VAHİY
‘'Ümmetimin alimleri İsrailoğuHarının peygamberleri gibidir" hadisinden ilham alınarak Şia doktrininde bu işi “imamlar”ın; tasavvuf öğretisinde ■veliler”in ve geleneksel İslâm mantığında ise “müceddidler”in yaptığı düşüncesi yaygındır.
Ehl-i Sünnet, Mutezile ve Şia, nübüvvetin son bulduğu noktasında aynı kanaattedir. Tarihte Hz. Peygamberin zamanında veya daha sonra peygamberlik iddiasında bulunan pek çok kişi ortaya çıkmıştır. Yakın tarihte Babilik, Bahailik ve Kadıyanilik adı altında ortaya çıkan gmplar, Hz. Muhammed’in son rasûl/elçi değil, son nebi olduğunu ileri sürerek kurucu-lannm peygamber olduğu noktasında fikirler ortaya atmışlardır.
Peygamberliğin son bulması ile ilgili konuda, öncelikle nebi ile rasûl kavranılan üzerinde ciddi spekülasyonlar yapılmaktadır. Nebi ile rasûl arasında fark görenler, nübüvvetin değil, risaletin son bulmadığını ileri sürer ve kendi görüşlerini söz konusu ayetten de deliller getirererek ispatlamaya çılışırlar. Bu sebeple evvel emirde bu konuyu açıklığa kavuşturmamız sağlıklı bir neticeye varmamız açısından önemlidir. (Geniş bilgi ve tartışmalar hakkmdabak. Karadeniz 1998: 30 vd.)
Kelime anlamıyla nebi, “haber veren, haberci”; rasûl ise, “haber getiren elçi, sefir” anlaımndadır. Dilimizde bu İkisinin yerine Farsça “peygamber” kelimesi kullanılır. Dînî bir terim olarak, “buyruklarını haber vermek üzere Allah Teâlâ’nın, insanlardan seçip kendisine vahiy yoluyla kitap verdiği kişi” diye tanımlanır. Haber verme işine nübüvvet; elçilik görevine de risale! denilir. Bi’sete gelince, sözlükte “göndermek, yöneltmek, diriltmek” gibi anlamlara gelir. Terim olarak, Allah’ın kullarından seçtiği kimseleri nsalet ile görevlendirmesidir.
Kur an’daki bilgilere göre Allah Teâlâ hem nebilere ve hem de rasûllere kitaplar indirmiştir. Hz. Mûsâ, Hârûn ve İsmâîTden “rasûl-nebî” diye bahsedilmiştir. Kur’ân’da Allah ile insanlar arasında elçilik yapan melekler için de “rasûl” kelimesi kul lanılmıştır. Bu bakımdan bazı İslâm âlimlerinin, rasûl “yeni bir şeriatla gönderilen peygamber”, nebî ise “önceki bir peygamberin getirdiği şeriatı tebliğ eden peygamber” tanımları isabetli değildir. Doğrusu muhakkik alimlerin dediği gibi, nebi-rasûl aynı kişidir; birdir; yanı nebi asildir ve her nebi aynı zamanda kendisine gelen haberleri tebliğ için görevlendirilmiş rasûldür.
Diğer taraftan nebî, insandan olan İlâhî elçiler için kullanılan bir kelimedir. I^ûl ise hem insandan ve hem de meleklerden olan İlâhî elçiler için kullanılır, Bu sebeple “hâteme’n-nebiyyîn” denmiş, “hâteme”r-rusûl” denme-'•'İŞtir. Zira insanlardan olan İlâhî elçilik sona ermiştir.
Hz. Muhanımcd, hem son nebidir ve hem de son rasûldür. Ondan sonra(,daha peygamber (nebi ve Rasûl) gelmeyecektir. Bu husus, şu âyetle sâbitt '^ "Muhammed içinizden herhangi bir adamın bahası değil, o Allah’ın elçi^ ve peygamberlerin sonuncusudur." (Ahzâb 33/40)
Peygamberler, akıl tarafından doğrulanacak özellikte getirdikleri hüküm, lerle (vahiy - tebliğât) de doğruluklarını (sıdk-ı nübüvvet) ispatlamış olur-1ar. Onların tebliğ ettikleri kitapların, akla ve beşeri istek ve ihtiyaçlara, dolayısıyla insan fıtratına uygun hükümleri, kısaca hikmet dolu bilgileri içermesi, onlar için doğnıluk nişanıdır. İçlerinde zamanla eskimeyen ve kurtuluşa götüren hükümlerin varlığı, onlann Allah tarafmdan gönderilmiş olduklarını gösterir.
Peygamberlere gelen ilahi mesaj, bir olgu olarak anlaşılmasında binakım güçlükleri taşımaktadır. Bilindiği şekliyle vahiy, Allah Teala’nm kulla-nyla irtibat kurmasıdır. Varlığı gereği ve ondan kaynaklanan bir sebeple o, insanlar tarafmdan görülememekte ve onlarla bildiğimiz şekilde tabii yollarla konuşmamaktadır. Bu, onun lâtif oluşundan ve insanlann yosıa maddi yapılanndan (kesafet) dolayıdır. Onun varlığını tam anlamıyla idrak etmek, kendi gibi olmayı gerektireceğinden imkânsızdır.
Bu sebeple ayette de "Gözler onu idrak etmez: o. bütün gözleri görür. 0. latiftir, her şeyden haberdardır" (En’am 6/103) şeklinde ifade edilmiştir.