istanbul şişli günlük kiralık daire ve osmanlı harbleri
Bu kitabın özü, özellikle III. Selim ve II. Mahmud’un saltanatında baş gösteren olaylarla, bir askeri sistemin yeniçerilerden zorunlu askerlik hizmetine doğru evrilmesi hakkındadır. II. Mahmud 1839’da öldüğünde, yeni askeri sistemin temelleri, önemli insan zayiatı pahasına yerine oturmuştu. Ne ki, düzenlemelerin muntazaman uygulanmaması ve büyük ölçüde finansman yetersizliği sürüp gitti. Bir sonraki dönem, Mehmed Ali bunalımının çözüldüğü 1839-41’le başlar. Mısır valisi Mehmed Ali Paşa’dan çok Sultan I. Abdülmecid’i (1839-61) desteklemeye kararlı beş büyük devletin müdahalesiyle, Osmanlılar uluslararası ilişkilerde Avrupa dünyasıyla bütünleşmeyi sürdürdü. Büyük Britanya, 1838 Baltalimanı Antlaşması’yla, 1833 Rus-Osmanlı Hünkâr İskelesi Antlaşması’nı esas olarak geçersiz kılmış ve başta Mısır ile Büyük Suriye’nin Arap kentlerinde olmak üzere Osmanlı topraklarında serbest ticaret imtiyazına kavuşmuştu. Diğer iki antlaşma, Osmanlıların iç işlerinde AvrupalI devletlerin üstünlüğünü perçinleyecekti. İlki, yani Levant’m denetim altına alınmasını amaçlayan 15 Temmuz 1840 tarihli Londra Antlaşması, Fransa’nın rızası alınmadan fakat diğerdört devletle Osmanlılar arasında imzalandı. Eğer riye, Adana, Arabistan (Hicaz) ve Girit’ten vazgeçerse'^^'^^15 Mısır’ı yönetmeye devam edebilecekti. İkincisi, yani 131!^% 1841 Boğazlar Antlaşması’nı ise, İbrahim Paşa’nın \ rut’taki askeri yenilgisinin ardından Fransa ve Osmanlı] hil herkes imzaladı. Antlaşma padişah için, bu devletleri,^ S' sahip olduğu hükümranlık haklarının ihlal edilemezliginp \
ye yönelik samimi arzularının açık kanıtı”ydı.ı Daha sonraç'"'' Nikolay’ın “Avrupa’nın Hasta Adamı” tanımıyla birleştirile„ manii İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünün korunması ij/ mesi AvrupalI devletlerce onaylanan bir uluslararası kaygıya nüşmüştü. Gelgelelim, imparatorluk öngörülemez bir hasta oldu ğunu kanıtladı ve hekimlerini (Fransa, Britanya ve Rusya)
19. yüzyılın en aptalca ve masraflı harbine, birçoklarıncaçapı^3,^ den ortaya çıkması, savaş muhabirliği, kamuoyu ve küresel sonuç lan açısından ilk modern dünya harbi olarak görülen 1853-561,, rım Harbi’ne soktu.
Büyük Britanya dünyanın Afrika, Hindistan, Ortadoğu ve Çin kadar uzak köşelerinde sömürge ve yarı-sömürge rejimlerle biryj. yılma başlatmıştı. Batılı olmayan ülkelerle yeni ve eşitsiz antlaşma ilişkilerinin altında, değişmekte olan bir uluslararası ilişkiler yal-laşımı yatıyordu. Tabii hukuktan türediği anlaşılan uluslararası hukukun ilk kuramcıları, egemenlik haklarını dinsel veyaetniknm faşlarından bağımsız olarak, tüm uluslar için kabul etmişlerdi, 15, yüzyılın ortalarına gelindiğinde, uluslararası hukuk “Hıristiyan uygarlığının bir yapıntısı” ve dolayısıyla, henüz uygar uluslarab tılmamış olan Müslüman (veya Hıristiyan olmayan diğer) devletlere tamamen uygulanamaz olarak görülmeye başladı. Bu örnekte uygar devlet, temel mülkiyet ve kişi haklarını sağlayan bir devlet, özsavunmayı düzenleyebilen ve uluslararası hukuk ve diploması kurallarına bağlı bir siyasal sistem anlamına geliyordu. Uluslararası ilişkiler kuramı, devletlerin arasında “uygar”dan “barbar"a, oradan da “yabanıF’a doğru alçalan, son iki kategorinin uluslararası hukuk alanının dışında kaldığı bir devletler hiyerarşisi varsa-
TANZlf^AAT'TAN KIRIM HARBI'NE 421
yordu. OsmanlIlar da bu tür haklan tanımayı reddettikleri süre-elbette bu kategoriye giriyorlardı. Yabancı temsilciler bu tür ar-gürnaulatı, Osmanlı topraklarındaki dindaşları adına müdahalele-rinigerekçelendirmekte ve devletin egemenliğine açık bir müdaha-leolacak şekilde, çok sayıdaki Osmanlı gayrimüslim uyruğuna bir (ülke dışı) dokunulmazlık ilkesinin geniş biçimde uygulanmasını meşrulaştırmakta kullanıyorlardı. Osmanlı padişahlarının 1839 ve (856 reform ilanları bu uluslararası bağlamda anlaşılmalıdır.
1841’den sonra Ortadoğu’da kurulan gayriresmi sömürge rejiminden, en azından Doğu Sorunu’nun yol açmış olduğu potansiyel çatışmalardan bir soluk almak şeklinde bile olsa, tüm Avrupa devletleri yararlandılar. En çok yararlanan Britanya oldu, fakat ABD dahil birçok devletin diplomatları, tüccarları ve misyonerlerinin tümü Ortadoğu’ya akın ettiler. Londra Antlaşması (1840) ile I853’te çıkan Rus-Osmanlı harbi arasındaki dönem, büyük bölümü itibariyle Osmanlı Hıristiyan nüfusu arasında misyonerlerin artan varlığından kaynaklanan, ama eşit derecede, başta Fransa ve Rusya’nın, kendi dindaşlarının himayesi ile Kudüs’ün kutsal yerlerine erişim konusundaki emperyal duruşuna hamledilebilecek, din değiştirtme çabalarının yoğunlaştığı bir dönemdi. Osmanlı tarihinin en büyük ironilerinden biri, Osmanlı hükümdarlarının evrensel yurttaşlığı ve hukuk önünde eşitliği başlatmayı amaçladığı anda, Avrupa devletlerinin pençelerini, kendi himayelerine gereksinen “ulusal” grupları temsilen dinsel milleûere atmasıydı. Ber-kes’in veciz bir biçimde dile getirdiği üzere, “Avrupa devletlerinin ekonomik çıkarları sekülerleşmeyi zorlarken, aynı devletlerin siya-sal-ve-dinsel çıkarları, hukuki alandan siyasal ve eğitsel alana dek değişen cemaat farklılaşmalarını daim kılmayı gerektiriyordu.”2 Gayrimüslim cemaatler hanedanla sürdürülen bağlardan yararlananlardan, apaçık isyanı ve imparatorluktan ayrılmayı savunanlara kadar uzanan bir çatışan sadakatler toplamı içinde parçalandı. Kırım Harbi’nden önce ve sonra binlerce Müslüman açısından bu dönem, eşitlikle ilgili yeni kanunlarla eski üstün konumlarının aşındırıldığı, Anadolu ve Levant küresel ekonominin parçası haline geldikçe ekonomik temellerinin çatırdadığı muazzam bir karga-
şa dönemi oldu. Tanzimat olarak bilinen 1839-76 arasmn nemi niteleyen reform ve gericilik tahterevallisi, bir OsmaJ ''' lüman hanedanı ve bürokrasisinin kendi şartlarıyla “uygar» pa ulusları sırasına katılmaya yönelik uzun dönemli mücade|j^*'' göstergesidir.
1839-41 Doğu bunalımının çözümü, genellikle Palmçrjj diplomasisinin zaferi olarak betimlenir.’ Burada ise, Mehme/"* sorununun çözümü, Suriye ve Mısır’ın kontrol altına alınması 5^' riye’deki Osmanlı yeniden yapılanmasının sonuçlan açıs^ gözden geçirilecek. Bu bölümün asıl amacıysa, askeri sistenjj 1841’den 1856’ya dek yapılan diğer değişiklikleri belirlemeli özgül olarak 1843’te ve 1846’da yeniden belirlenen askerlik meti düzenlemeleri başta olmak üzere, reformlara imparatorluk çapında devam eden direnişin değişik bölümlerini anlatmaktır, Kırım Harbi’nin sayısız nedeni vardır ve harbin kendisi,bit4 zi yeni araştırma ve harbin yüz ellinci yıldönümü anısına biiyi bir sergiyle hatırı sayılır ilgiye mazhar olmuş durumdadır.Nedsn. leri, büyük muharebeleri ve çözümleri ana batlarıyla betimlenç. cek, ama asıl vurgu, Osmanlı kuzey sınırının doğu ve batı uçlatiE-daki çatışmaların incelenmesine yapılacak. Son kez olarak,Kınn Harbi’nden hemen önce Rusya, Avusturya ve Osmanlı İmparator-luğu’nda ordunun durumunu ele alacağız, çünkü Tuna boylamdaki savaşın ana kahramanları Ruslar ve Osmanlılarken, Am-turyalılar da çatışmadan hemen önce, tıpkı yarım yüzyıl öm yaptıkları gibi, çok önemli bir rol oynadılar. Bu bölüme, Km Harbi’nin başlangıcını oluşturan ve Ruslara karşı 12 Mart B tarihinde yapılan İngiliz-Osmanh-Fransız ittifakıyla son verecf-ğiz. Bizi en çok ilgilendiren nokta, Prenslikler, Boğdan ve Eflaki Kafkasya konusunda sürüp giden Rus-Osmanlı anlaşraazlıklan olacak. Kırım Harbi, Britanya ve Osmanlı subaylarının fiilen ay nı safta çarpıştığı son savaş ve İngiliz askerlerinin 1914’edekAt rupa’da savaştığı son sefer oldu. 1870’ten sonra, orduya daba4a Prusya tarzı kazandıran yeni düzenlemelerle, Osmanlı ordu® onu I. Dünya Savaşı’na dek taşıyacak Alman askeri ı etkisi altına girdi.
Abdülmecid babası öldüğü zaman on altı yaşında bir yeniyet-ı^eydi. Saltanatının ilk iki yılında, hâlâ kapısının eşiğinde karar-oâh kurmuş haldeki Mısır ordusuyla Mehmed Ali ve İbrahim Pahalar yüzünden kendini iyice dayatan uluslararası bunalım dışında, reform meselesi konusunda sarayındaki ölümcül bir çekişmeyle de baş etmek zorundaydı. Mahmud döneminin korku salan eski muktediri Hüsrev Paşa’nın son bir gizli numarası daha vardı. Onun Abdülmecid’in tahta çıkışı üzerine, Rauf Paşa’nın elinden sadaret mührünü çekip aldığı ve Haziran 1840’a değin, neredeyse bir yıl boyunca muhafaza edecek şekilde bu makamı eline geçirdiği söylenir. Mehmed Ali bunalımının çözümü muhtemelen bu gasp yüzünden gecikmiş olabilir, zira Mehmed Ali, Hüsrev bu görevden azledilmedikçe Osmanlı tekliflerini düşünmeyi reddetmişti. Üstelik, baş tutucu Hüsrev Paşa, uzun yaşamının muammasını daha da karmaşıklaştırarak, Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun (Tanzimat Fermanı) 3 Kasım 1839’da ilanında da sadrazamdı. Bu fermanın meminin onun en büyük rakibi, Paris ve Londra’da diplomatik görevlerle bulunan, imparatorluğun reformcularını temsil eden İngiliz muhibbi Hariciye Nazırı Mustafa Reşid’in eseri olduğu söylenir. Tanzimat-t Hayriye adını taşıyan bu ferman, Tanzimat olarak adlandırılan dönemi başlattı. Dönemi aynı zamanda sadaret ve saray memurları arasında şiddetli rekabetler belirlemişti; rekabetin saray tarafında, çoğunluğu hanedan ailesi üyesi kadınlarla evli, yüksek rütbeli kumandanlar egemendi.
Mustafa Reşid çoğu zaman Tanzimat’ın babası olarak anılır. Altı kez sadrazam ve üç kez hariciye nazırı olan Mustafa Reşid’in, himayesi altındaki Âli ve Fuad Paşalarla birlikte, dönemin başlıca reformcu şahsiyetlerinden biri olduğu kesindir. 182Tde Yunan isyanı sırasında Serasker Seyyid Ali Paşa’nın maiyetinde orduda ve 1828’de Balkanlar’da yine ordu kâtibi olarak hizmet etmişti; ama o tarihten sonra. Hariciye Nezareti’nin bir parçasını oluşturan Mektubat Kalemi üyesi olarak bürokrasiye katıldı. Mısır, Paris ve Londra’da diplomatik misyonların parçası olarak önemli görevle-
re atandı ve 1837’ye gelindiğinde nezaretin başına geçtj ^ 1838 Baltalimanı Antlaşması’nın imzalanmasında etkili nellikle, Osmanlı reformlarını ilan eden resmi GiilhanePerJ'^ Abdülmecid’e kabul ettiren kişi olarak itibar görür. Ferma konusunda itibarın çoğu da Britanya Sefiri John PonsonJ**'*' (1832-41) gider ve dönemin anlatılarının birçoğu, tüm olaylarda Reşid ve Ponsonby’nin (ve daha sonra Sefirj ford Canning’in) etkisini öne çıkarır.
Bununla birlikte, ayrıca Osmanlı yönetici çevrelerinde, med Ali’yle mücadelesinde hanedanın meşruiyeti ve bekasıü^. ne tartışmanın bir parçası olarak yükselen sesleri ve yeni danışmanların nüfuzlarına ilişkin de güçlü argümanlar varJı^ 1820’lerde İstanbul’da Nakşibendi tarikatinden grupların var| ğına, Yeniçeri Ocağı’nın ilgasıyla bağlantılı olarak değinmiştik Bu gruplar 19. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle Abdülmecidvj Abdülaziz’in yakın çevresinin imamları olarak saray siyasetmt hâkim olmuş gibi görünüyor. Sünnet ve şeriate katı bir vurguyu ve toplumun ve devletin yaşamında şeriatin üstünlüğünü vazedı. yorlardı.
Sultan Abdülmecid danışmanlarına gönderdiği bir talimana, şeriat ilkelerine ve devletin tüm işlerine uygulanmasına olan bağlılığını ilan ediyor ve ele alması gereken sorunlarla ilgili tavsiyelen-ni soruyordu. Nazırları verdikleri yanıtta, saltanatına kılavuzlu! etmesi gereken üç ilkeyi saydılar: Can ve mal teminatı ile şerefvt namusun korunmasının Müslümanlara olduğu kadar gayrimüslimlere de genişletilmesi gerekiyordu; vergilerin her uyruğun servetine ve nafakasına göre belirlenmesi gerekiyordu; ve askeri hizraeı yükü her vilayetteki nüfusun büyüklüğüne göre düzenlenmeliydi Bu talimata yanıt veren 38 imzacı arasında, tümü de 11. Mahmud reformlarının kıdemlileri olan Hüsrev Paşa, Şeyhülislam Müstafi Asım Efendi ve Serasker Halil Rifat Paşa’mn yanı sıra Mustafa Reşid Paşa da vardı. Padişah adına, halkın huzurunda vetarihtel kez olarak Avrupa kordiplomatiğinin önünde okunan, onarıcı bu gündem belirlediler. Metin, padişahın “Abdülmecid’den öncebuj-bir Osmanlı padişahının yapmadığı bir şeyi
liflerine aykırı hareket etmeyeceğine dair Hırka-i Saadet Daire-yemin edeceğine ve benzer bir yemini üst düzey ulema ile jjvlet memurlarının da edeceğine dair bir taahhütte bulunduğu-ilişkin bir paragraf
II. Mahmud, tıpkı Romanovlar ve Habsburgların yaptığı gibi, l^jnedanın imgesini modernleştirme sürecine, halkla çatışarak gi-fişnıişh. Hükümranlığını kişiselleştirmek ve kadim geleneklerin jinigesel temsillerini icat etmek yoluyla padişahın imgesini nasıl yeniden çizdiğini görmüştük. Modern bürokrasi yapısını arkada bıraktı ve kendi danışma meclislerini kurdu. Onun adalet anlayışı, bukuk önünde eşitlik düşüncesini başlattı. Abdülmecid benzer bir tarzda, yukarıda aktarılan bir girişin ardından, Abdülmecid ve danışmanlarının tasavvur ettiği fiili reformların ayrıntılarını aktararak devam eden Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile, benzer bir şekilde yola devam etti. Bu fermanın yaratılmasının ilhamı, aslında söylemek zorunda olduğu çok dikkat çekici nitelikteki sözler kadar önemli değildi. Padişah, iltizamı kaldırmaya; rüşvetçiliği engellemeye; müsadereye son vermeye; bireylerin mülkiyet hakkını garanti etmeye; ve kamusal ve açık bir mahkeme sistemi kurmaya söz veriyordu. Bu imtiyazlar, dinleri ne olursa olsun, tüm uyrukları kapsayacaktı. Askerlik hizmeti hakkında, Abdülmecid hizmet süresini dört veya beş yıla indirme ve belirli alanlardan insan gücünü boşaltmanın tarım ve sanayide yol açacağı olumsuz etkiyi önlemek için yerel ihtiyat (redif) birliklerinin kurulmasına devam etme sözünü veriyordu. İma edilen, bunun da herkese uygulanacağı yönündeydi. 1838’de kurulan Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-i Adliye, başlıca danışma ve yasama organı haline geldi. Toplumun her yönü gözden geçirilecek ve yeniden örgütlenecekti. Gündemin büyük bölümü 1839’da zamansız ve başarılamaz olmakla birlikte, belge son dönem Osmanlı toplumunun doğasına ilişkin tartışmanın parametrelerini belirledi. Fermanın çifte karakteri, daha doğrusu bölünmüş bir kimliği vardı. Dinsel hiyerarşi ilkesine dayandırılan evrensel yurttaşlığı destekliyordu: Müslümanlar ve gayrimüslim mil-Mer, Reformcular imparatorluğa destek toplayacak yeni bir “Osmanlıcılık” düşüncesini beslemeyi amaçlamış gibi görünüyor, ama
aslında, evrensel eşitliğe ilişkin belirsizlikler ilk coşkunu,^ Müslümanları bu hareketten uzaklaştıracaktı.^ İstanb ı>^\ bancı topluluğun büyük bölümü dönüşüm imkânı konus ' kucuydu. Osmanlılar açısından, bunu izleyen yirmi nun fiilen ne anlama geldiğini çözmeye çalışmakla geçecçj|*^'^( reformlara kısaca bakacağız. Ama önce, Mehmed Ali çözülmesi ve düzenin yeniden kurulması gerekiyordu,
Mehmed Ali’nin Uslandırılması
Nizip’teki yenilgiden beri, Mehmed Ali’yle müzakereler jjj, gidiyordu. Abdülmecid, İbrahim’den Maraş’a çekilmesini istey Mehmed Ali’yi affetti. Fransa, Suriye’yi elinde tutmaya kararlımı görünen ve inatla Adana’yı da isteyen Mehmed Ali’nin ve arkasında durdu. Bunun karşılığında, Mehmed Ali de Osmanlıd^ nanmasını ve Girit’i teslim edecekti. Temmuz 1840’ta Me^ Emin Rauf Paşa üçüncü kez sadarete gelerek Hüsrev’in yerini ald. Temmuz ortasına gelindiğinde Avusturya, Prusya, Rusya ve Britan. ya ile Osmanlılar Londra Antlaşması’nı imzaladı (15 Temınıu 1840). Donanmalarını, tedarik imkânlarını kısıtlamak, Boğazlaıi korumak ve Boğazlar’ı yabancı savaş gemilerine kapatma kurab uygulamak için kullanarak, Mehmed Ali’nin gücünün kısıtlanmasına yardım edeceklerdi. Mehmed Ali’ye Mısır’ın kalıtsal hükümdarlığı ile birlikte kayd-ı hayat şartıyla Akkâ önerildi. Kuvvetlenin Suriye’den çekecek ve Mısır imparatorluğa geri dönecekti.
Ağustos 1849’da, Suriye halkının çoğu, özellikle dağlarda yaşayan Dürzi ve Maruni Hıristiyan nüfus, gerek İngiliz ajanları gerel İbrahim Paşa’nın halkı silahsızlandırma çabalarının kışkırtmasıyla, Mısır ordusuna karşı ayağa kalkmış durumdaydı. İbrahim Pa-şa’nın ikinci kumandanı Süleyman Paşa, Dürzi müttefiki 0, Be-şir’in rızasıyla, isyanı bastırmak için Suriye’ye çıkartılan 15.000 Mısırlı askerle birlikte bu kargaşayı yatıştırmak üzere Beyrut’taf dı. İbrahim’in ordusunun geri kalanı Kuzey Lübnan’dan Adana’)') kadar dağılmış durumdaydı. 12 Ağustos’ta İngiliz Amiral Stop-ford’un emri üzerine Sir Charles Napier, Osmanlılann Suriye’yigf’
TANZİMAFTAN KIRIM HARBİ'NE 427
1^3 niyetini ilan ederek Beyrut önlerine demirledi. Mehmed '^'l ’ye bir ültimatom verildiyse de, bunu görmezden gelmeyi tercih ^ •. 5 Eylül’de, sözleşme imzacılarının İskenderiye’deki dört kon-ikinci bir teklifi de reddettiğini bildirdiler. Beyrut, Napi-çf’in kumandası altındaki 30 gemilik bir İngiliz donanmasınca 11 ^ylül’de bombalandı. Ardından Napier, Mehmed Selim Paşa ku-^jndasında Kıbrıs’tan gelen 5.300 Osmanlı askeri, 1.500 İngiliz jjljeri ve 200 Avusturya denizcisinden oluşan karma bir kuvveti geyrut’un kuzey bölgesini (Cuniye) emniyet altına almak üzere ka-fjya çıkardı. 5.000 kadar Dürzi ve Maruni dağlı. Emir II. Beşir’in, Cebel-i Lübnan’ın II. Beşir’inin (Şihab) kuzeni Emir Beşir Kasım |(umandasında İngiliz-Osmanlı karma kuvvetine katıldı. 24 Ey-lül’de, Napier’le birlikte Osmanlı askerlerinin dört taburu, Mehmed Selim Paşa ile Prusyalı General Jochmus’un kumandası altında İbrahim’in Şahune’de tahkimat yapmış öncü kuvvetini püskürttü. 26 Eylül’de, Süleyman Paşa kenti tahliye ederken Beyrut bir Itezdaha denizden bombalandı. İki gün sonra, 1.000 kişilik İngiliz ve Türk karma kuvvetiyle Napier Sayda’daki Mısır garnizonuyla çarpışn ve 2.000 kadar esir alarak yenilgiye uğrattı. İbrahim o zamana kadar heybetli Zahle kalesinde karargâh kurmuştu.
SEkim’de, Emir Beşir Kasım, dağlılardan oluşturduğu 1.000 kişilik kuvvetiyle Mısır ileri karakollarına hücum etti ve bunları dağım. Padişah fermanıyla daha sonra, İbrahim’i terk etmeyi reddetmiş olan II. Beşir’in yerine Lübnan’ın Emir-i Kebiri yapıldı. Mısır kuvvetlerinin karadan ve denizden sıkıştırılması sürdürüldü. 3 Kasım’da, Amiral Stopford’un Akkâ kentine yaptığı iki saatlik bombardıman sonucu kalenin cephaneliği havaya uçarak, garnizonu teslim olmaya zorladı. Cezzar’m 1798’de Napoleon’a ve Abdullah’ın 1831’de İbrahim Paşa’ya karşı direnişiyle ünlü Akkâ’nın imhası ve yeniden ele geçirilmesi, Suriye’deki Mısır macerasının sonuna işaret ediyordu. Ayın sonuna gelindiğinde. Mısırlılar Adana, Tarsus, Halep, Yafa ve Kudüs’ten çıktılar. İbrahim’in kendisi ise 12.000 askeriyle Şam’a sığındı.
Kasım ortasında, resmi onay olmaksızın harekete geçen Napier, Mehmed Ali’nin teslim olmasını sağladı. 27 Kasım’da Mehmed
