istanbul şişli günlük kiralık daire ve osmanlı harb
Arahk’ta da Abdülmecid tarafından kabul edildi, 30 Aralıi^-^^^' rahim Şam’ı tahliye ederek, Gazze üzerinden Mısır’a uzunve^*^ ricatine başladı. Gerek dağılmış askerler gerek firarileriyle General Jochmus kumandası altındaki Osmanlı askerleri,yerj?'deviler, Maruni ve Dürzilerin hücumlarına maruz kaldı. ağır ağır güneye çekildi ve 6 Ocak 1841’de, firar ve ölüm sonuj,'"
10.000 askerini yitirmiş durumdaydı. Mısır ordusundan geriyejj lanlar ülkelerine ulaştığı günlerde artık katır ve eşek eti yeı„çj,^ başlamışlardı ve üç gündür susuzdular.
Mayıs 1841’de, padişah fermanı Mehmed Ali’ye Mısır Valıs, olarak kalıtsal bir statü verdi, ama padişah onun yerine geçecek kişiyi onaylama hakkını alıkoydu. Mehmed Ali Mısır gelirlerimi) dörtte birinden oluşan yıllık bir haraç ödeyecekti. Mehmed AUu son iki maddeye karşı çıktı; o ve torunları sonunda, en büyüker-kek evlat ilkesine dayalı bağımsız haleflik hakkı ile çok dahadiı-şük bir haraç miktarını kabul ettirdiler. Mısır ordusu 18.000askerde tutulacaktı ve yeni Hıdivdin miralayları atama hakkı olacaktı. Mirliva ve ferik gibi üst rütbeli kumandanlar İstanbul’dan atanacaktı. Abdülmecid’in Mehmed Ali ve vârislerine veraset statüsünü teyid eden fermanının dili, aynı zamanda Mısır’ın Osmanlıas-keri yapısı içerisinde nasıl ikinci sıraya indirildiğini de ortaya koyar: “Mısır kara ve deniz kuvvetleri benim imparatorluğumun hizmetinde olduğundan, savaş zamanında asker sayısının benim imparatorluğum tarafından uygun görülen şekilde artırılmasına izin verilecektir. Beş yıllık hizmet ... ilkesi yerleştirildiğinden, aynı ilkeyi Mısır’da da uygulamak gerekmektedir, dolayısıyla mevcut ıVh-sırlı askerlerin 20.000’i ayrılacak... 18.000’i ...Mısır’ın iç hizmetinde... istihdam edilecek— 2.000 asker burada [İstanbul’dalis tihdam edilecektir.” Mısırlılar bu kanunun hükmüne tümüylehaj h kalmamış olabilirler ve hıdivlerin bağımsızlık derecesi çekijm konusu olmaya devam etmiş olabilir; yine de gerek Hıdiv .Abbz
Bu kriz boyunta Mehmecl Ali’yi (IcsU’klcmii) olan l'ransa, jg40’ta Londra Anilavııası’ıulaıı dı-^lımmasma kanjı ıjiddctlc tepki gösterdi, ama son çatışmada Mcitmrd Ali'yi dcsieklcmcdi. Kısa bir boyunca bir Avrupa savaşı tdılikesi belirdi, ama Paris aynı yılın Ekim ayına gelindiğinde uzlaşmacı tavır alarak, diplomatik bir krizin çıkmasını önledi. 13 Temmuz 1 K4 Tde, beş devlet ve Osmanlılarca imzalanan Boğazlar Anılaşması, Çanakkale ve İstanbul Bo-ğazlan’nm yabancı savaş gemilerine kapalı oluşunu yeniden dile getirerek Osmanlı İmparatorluğu’ıum toprak biitiinlüğünü ve bağımsızlığını teyid etti ve 1838 Baltalimanı Anllaşması’mn şartlarını Mısır’ı da kapsayacak biçimde genişletti. Pransızlar l)üvel-i Muazza-ma’ya yeniden katıldılar ve Osmanlılar da bu balkanın içine alındı. Mehmed Ali’nin bölgesel imparatorluğu sarsıldı, ama kendi ailesi adına en büyük dileği gerçekleşti ve hanedanı 1 y52’ye kadar sürdü. Britanya İskenderiye’den Süveyş’e doğru, 1 lindistan’a bir karayolu güzergâhı kurmayı başardı. Mısır’ın ekonomisi, Avrupa mallan pazarı ve bir tahıl ve pamuk kaynağı olarak dünya ekonomisinin içine çekildi. 1848 yılına gelindiğinde, gerek İbrahim gerek Mehmed Ali (İkincisi 1847’den beri hükmetme kudretini yitirmişti) ölmüştü. Mehmed Ali’nin reformları, tıpkı II. Mahmud’unkiler gibi, ıslah edilmiş bir ordu ve savaşçı bölgesel ihtiraslar uğruna iflâs etti, ama modern devletin temelini de kurdu. Ordu Mısır toplumunun modernleştirici gücünü ve yukarı doğru tırmanışın etkili bir aracını temsil etmeye başladı. Mısır’a zorla boyun eğdirilmiş, küresel diplomatik ve ekonomik rejimin içine çekilmiş oldu.
Çarl. Nikolay’ın 1844’te Osmanlı topraklarının geleceğini Britanya Başbakanı ve Hariciye Nazın’yla tartışmak üzere yaptığı İngiltere ziyaretiyle İngiliz-Kus ittifakı sürdü. Resmi bir antlaşmaya varılamamakla birlikte, Rus Şansölyesi Nesselrode daha sonra 1. Nikolay’ın hatalı olarak imparatorluğun muhafazası üzerinde bir Rus-Ingiliz anlayışı olarak kabul ettiği bir memorandum hazırladı; bu yanlış anlama, Kırım Harbi’ne yol açan yanlış anlamaların bir parçasıydı. Geçici olarak fitili söndürülen Doğu Sorunu, en başta
Mısır tehdidinin sona ermesiyle alman soluk, yeni padişgij form gündemine devam etme fırsatı verdi, ama başlıca yar4 Hariciye Nazırı Mustafa Reşid Mart 1841’de istifa etmişti. q.
nüşte istifası, Mehmed Ali’nin taleplerine direnmesinden l(ayı,j| lanıyordu, ama eşit derecede önemli bir neden de, muhafazaij' güçlerin bürokraside yeniden üstünlük sağlamalarıydı. Makaajij rın satışını yasaklamak, devlet memurlarının maaşlarını düzeniç mek ve bir sürü mal için salınan iç gümrük vergilerinin sayışım azından İstanbul ile Bursa ve Çanakkale’de kısıtlamak üzere ti, çabaya zaten girişilmişti, ama reformların hızı, 1838 Baltalimau Antlaşması’nın dayattığı sabit ihracat ve ithalat vergi oranları giln birçok reformun hiç beğenilmemesi, boş bir hâzineyle daha 4 ağırlaşarak, Reşid ve himayesindekilerin ihtiraslı gündemine kaç-nılmaz bir tepkiyi zorlamıştı. Böylece, Mustafa Reşid üç yıllığuıj sefir olarak Paris’e sepetlendi.
İstanbul’da Kırım Harbi öncesi on yıl, 1842’de İstanbul’a dönen ve 1853’e dek ülkesini yalnızca bir kez ziyaret ederek Britanya Sefiri olarak hizmet edecek olan Stratford Canning’e aittir Onun kavgacılığı, kibri ve dinsel fanatikliği, İstanbul’da reformcuları destekleme veya kentin yabancı topluluğunun hayranlığı uyandırma konusunda pek katkıda bulunmayan bir diplomasiiis' lubu belirledi. Kişisel olarak Kudüs’te bir Protestan kilisesi ve milleti oluşturmaya odaklandı. (İlk Protestan misyonların İstanbul’a gelmesine 1831’de izin verilmişti). Yöntemi, dinsel özgürlük adına Osmanh dinsel düzenine ve şeriate saldırmak; zaten başlaıuii ve 1853’e gelindiğinde hatırı sayılır noktaya gelmiş olanHıriso-yanlara (en çok da Ermenilere) yönelik mezhep değiştirtme çaba-
İtrini geliştirmekti. Sefir Canning, Türklerin ve Müslüman yobaz-Ijfin elinde can veren Hıristiyanlar hakkında dünya çapında bir yaygaraya dönüşen haçlı seferinin kişisel olarak baş sorumlusuy-
Özellikle Mustafa Reşid’in Canning’in müttefiki ve en önemli maşası olarak hizmet ettiği ve Kırım Harbi sonrasında şiddetle patlayan zehirli hizipçilik ortamına katkıda bulunduğu düşünülürse, bunun, reform çabaları üzerinde ne denli zararlı etkileri olduğu daha iyi anlaşılır. Bundan başka, harbin etrafında kümelenen yanlış anlama bulutlarının birçoğunu harekete geçiren de bu yaygara olmuştu.
Sultan Abdülmecid ve Abdülaziz (1861-76) sarayı ve padişahın imgesini modernleştirmeyi, İstanbul’da halkın içine çıkarak, kırsal kesime yolculuklar yaparak, törenlere katılarak, Moskova ve Vi-yana’daki mutlakıyetçi komşularına özgü cesaret ve onur madalya ve sertifikaları dağıtarak sürdürdüler. Dört ayrı kurum oluşturdular ve bu iki padişahın saltanatı, bürokrasinin boyutlarını ve iktidarını genişletmekle, saray hizmetlerini [mabeyn) ayrıntılı hale getirmekle, hanedanın savurgan alışkanlıklarıyla ve 1861’de bir kriz yaratan mali skandallarla dikkati çekti. Abdülmecid, büyük ölçüde İngiliz sermayeli Osmanlı Bankası 1856’da kurulduğu zaman, imparatorluk adına ilk uluslararası istikrazı kabul etmekle ünlüdür. Bunun yanı sıra, 1853’te tamamlanan abartılı Dolmabahçe Sarayı’nı da yaptırmıştı.
Bu arada, askeri reform genç padişahın çevresini kuşatan eski görevlilerce yürütüldü. Bunların arasında Hüsrev Paşa, (hatırlanacağı gibi II. Mahmud’a damat olmuş, iki kez sadarete getirilmiş, ama 1855’e değin dört ayrı dönemde kapudan paşa olarak devam eden) Halil Rıfat Paşa ve Damat Mehmed Ali Paşa (yine hanedan sultanlarından biriyle evli, beş kez kapudan, iki kez serasker -1845-51, 53-54- ve 1851-53’te sadrazam) vardı. 1842’de Rauf Paşa yeniden sadarete, Mustafa Nuri Paşa da seraskerliğe (1840-43) atandı. Mustafa Nuri, II. Mahmud’un yakın çevresinin, Ma-beyn’in bir ürünüydü ve 1823’te Mabeyn başkâtipliğine atanmıştı. Rumeli’de vali olarak kısa süreli birkaç memuriyetin ardından, 1840’ta seraskerliğe atandı. Halefi olan ve himayesi altında ordu
reformlarının bir sonraki, önemli raundunun başlaya Rıza Paşa da genç yaşta Mahmud’un yakın Çevresi^ç^\ 1843-45 arasında, nazır olarak ilk görev dönemind/^, 1876’ya değin bu göreve yedi kez daha getirilecekti. Da \ med Ali Paşa (1853-54) ve Haşan Rıza Paşa (1854-55) bi sırasında seraskerliğe getirilen isimlerdi. Eski dostunm^ Paşa bile, 1855’teki ölümünden dokuz yıl önce, 1846 bir dönem
yeterli sayıda nitelikli subay yetiştirme becerisine sahip olm; dır; bu, hiç kuşkusuz saraydaki kapı himaye sisteminin giiciı^ı^ bağlantılı bir olgudur. Kırım kuşağının yetkin muharebe kumj^ danları saraydan değil, taşralardan çıktı. Önemli sayılabilece|(|)j, genel kumanda, subay talim sistemi ve modern bir Harbiye Nezj. reti gibi özelliklerin tümü 1870 sonrasındaki gelişmelerdir. Bunun, la birlikte. Seraskerlik Dairesi Abdülmecid’in ve Abdülaziz’insal. tanatlarında son derece önemli konumunu sürdürdü; daha önce ileri sürülen nedenlerin yanı sıra, geri kalan Osmanlı topraklannuı savunulmasıyla bağlantılı olarak öne çıkan bu durum, özellilde Abdülaziz döneminde kendini gösterdi.
Yeni askeri düzenlemeler 1843 ve 1846’da yapıldı. Ordunun adı 1841’de Asakir-i Nizamiye-yi Şûhâne'ye (veya sadece w» ye, düzenli ordu) dönüştürüldü. 6 Eylül 1843 yasası, yüzyılın değişmesinden epey sonraya kadar ayakta kalan sistem gibi. Rıza düzenlemeleri olarak tanınmaya başladı. Gülhane Hatt-ı Hümayunu şuna değinmişti: “...muhafaza-i vatan içün asker vermek ehalinin fariza-i zimmeti ise de şimdiye kadar carî olduğu veçhile bir memleketin aded-i nüfus-ı mevcudesine bakılmayarak kiminden rütlıe-i tahammülünden ziyade ve kiminden noksan asker istenilmek hem nizamsızlığı ve hem ziraat ve ticaret mevadd-ı nafiasınınihlalini mucib olduğu misillû askerliğe gelenlerin ilânihayetü’l-ömr istihdamları dahi füturu ve kat’ı tenasülü müstelzim olmakda olma-siyle her memleketten lüzumu takdirinde
biri iki hizmet kuvvetinden oluşuyordu; Faal nizamiye ve te^jj birlikleri, artı yardımcı hizmetler ile sadece savaş zamanı çağn^ başıbozuklar (düzensiz süvari). Bu tür düzensiz süvari Dobj. ca’dan Kazaklar veya Tatarlar olabileceği gibi, Doğu Anado. lu’dan Türkmenler ve Kürtlerin yanı sıra Kafkasya’dan bir siıtj kabileden olabiliyordu. Her ordu kumandanı müşir rütbesine $a. hip olacak ve İstanbul’daki serasker tarafından atanacakn, Onm kumandasındaki muharip kuvvetler generallerin (ferik) kuman, dasında iki kolordu içerirken, yine ikiye ayrılan ihtiyatlara, ban; zamanında bir mirliva kumanda ediyordu. Yeni örgütlenme,beı bir orduya hatırı sayılır özerklik olanağı tanıyor, ama fırkada kumanda düzeyinde merkeziyetçi denetim sürüyordu. Serasker bem harbiye nazırı hem de başkumandanlık işlevlerini uhdesinde bulundurmayı sürdürecekti. İstanbul’daki dairesi Abdülaziz’insaltanatında büyümeye başladı ve topçuluk, mühendislik, levazım gibi ordunun farklı yönleriyle uğraşan çeşitli bölümler ve bir genelkurmayla {Erkân-t Harbiye) çeşitlendi.
Bölgeden bölgeye ve askere alma işlemlerindeki başarı derece lerine göre büyük bir çeşitlilik olmasına karşın, askerlerin her biı orduya genel dağılımı şöy leydi: her birinde üç piyade alayı ve izci 1er, iki süvari ve 33 toplu bir topçu alayı. Her piyade alayı üçtî bura bölünüyordu. Bunlar da bölüklere ve lO’ar askerlik mang; lara bölünüyordu. Yenilik, Hüsrev’in 1827-28’deki düzenlemeleı ne dayanan birliklerin
^ jg46’da, yeni bir askere alma yasası {kur’a nizamnamesi) çıka-jj, Askere alma kura çekme yoluyla düzenlenecekti. Uygun bir lııiivazzâf kuvveti elde tutabilmek üzere, her yıl 30.000 kadar as-terhis edilirken, yaşları 18-20 olan 30.000 acemi er orduya ek-Ijiiecekti- Yasaya hatırı sayılır muafiyetler de dahil edilmişti: Kâ-pplerve idari bürokrasi, ulema, kadılar ve muafiyet için girdikleri 5,navda ciddiyetlerini kanıtlayabilen medrese talebeleri. Tahmin edilebileceği gibi, yeni askere alma yasasının medrese talebelerinin jayısındaki artış gibi niyet edilmemiş bir etkisi de oldu.’o Hizamiyenin tahmin edilen gücü 150.000-200.000 idi, yani her orduya 30.000 kadar asker düşüyordu. Nizamiyede hizmet beş yı-son olarak da iki yıla indirildi; bunu ihtiyat olarak yedi yıllık hiztnet izliyordu. Başlangıçta askerler kendi redif birliklerine ayda bir kez çağrılabiliyordu, ama bu daha sonra iki yılda bire kadar uzatıldı. Redif kuvveti, her biri 800 kişilik 120 tabur veya yaklaşık 90.000 askerlik bir kuvvet olarak hesaplanıyordu, ama yeni yedi yıllık ihtiyat sistemiyle, 400.000 askerlik bir ordu olarak değerlendiriliyordu. Gelgelelim, düzenli askere alma sisteminin uygulanması tökezlemeye devam etti, bu yüzden ordu hiçbir zaman bu boyuta ulaşamamış gibi görünüyor. 1851 civarında Halep’te konsolos olan James Henry Skene, orduda 123.000 muvazzaf ve
212.000 muharip ihtiyat (toplam 335.000) olduğunu bildirmekte, ama bu rakamı dört ayrı kuvveti dahil ederek 365.000’e çıkarmaktaydı: Biri, 11.000’er mevcutlu üç piyade ve bir süvari alayından oluşan Girit’teki kuvvet; diğeri Trablusgarp’ta; bir üçüncüsü Tunus’taydı ve dördüncüsü de imparatorluğun tüm kalelerini muhafaza eden yaklaşık 9.000 kişilik gedikli topçu tugayıydı.
Reformcular Hıristiyanları da askere almaya yönelik, bazılarına kısaca döneceğimiz.ayaklanmalara yol açan etkisiz çabalar sarf etseler de, bu askerler hâlâ sadece Müslümanlardan oluşuyordu. Hıristiyan veya Yahudi subaylar, sıradan erlerin gözünde kabul edilemez olmaya devam ediyor ve Hıristiyan halklar anlaşılır bir şekilde askerlik hizmetinden muafiyet için nakit bedel ödemeyi
yeğliyorlardı. 1855’te gayrimüslimler de ordu hizmetine hale geldiler ve eski baş vergisi, yani cizye kaldırıldı. Yeni afiyet vergisi, bedel-i askeriye çabucak cizyenin yerini aldı İm sonuna gelindiğinde, muhtemel muafiyetler listesi rıiuaz '*^'' ve gayrimüslimler kadar Müslümanları da içeriyordu. bir dereceye kadar, nüfusun bir kısmına ve belirli bölgelerin na fazlasıyla yüklenme uygulaması da devam etti. İlginçtir '' rimüslimlerin ordunun dışında tutulması yüzünden, İngili^'^^^’ lemciler ve Sefir Canning Osmanlıları, gayrimüslimleri hizmetinden muaf tutmakta ısrar etmekle ve böylelikle-onlj/ haklarını ihlal etmekle suçladılar. Kırım Harbi sırasında, Osnij^j kuvvetlerinin yabancı kumandanları insan gücü kıtlığı bunca lijjj safhadayken muafiyet uygulamasına hayret ediyorlardı.
Asakir-i Mansure ordusuyla devamlılıklar içinde, üst ve ast su bayların maaşları arasında süregiden tutarsızlık çarpıcıdır. Bir mij. şire yılda 100.000 kuruş veya o dönemin rakamlarıyla kabaca 11.000 pound ödeniyordu ve buna tayın da dahildi. Bir birliğinku. mandanı olan bir ferik 50.000, bir miralay 3.000 ve birmülazim 350 kuruş alıyordu. Bir er genellikle 20 ilâ 30 kuruş kazanıyordu ve teoride, 60 kuruşa denk bol miktardaki et, etmek, pirinç ve sebze tayınıyla yemek pişirmek için tereyağı ve zeytinyağına ulaşıyordu, Şura-yt Askeriye askeri meselelere nezaret eden yüksek meclis olarak işlev görmeyi sürdürdü. Şuraya müşir ve kazasker başkanlık ediyordu ve askeri olduğu kadar sivil yetkililer arasından da üyeleri bulunuyordu. Her bir ordunun ayrıca bir savaş konseyi bulunuyordu ve kendi başına askeri taarruzları deneyebiliyordu,ama karar Şura-yı Askeriye’den geçmek zorundaydı. Niyet, erat arasındakiler kadar zabitler arasındaki suiistimalleri de ortadan kaldıı-maktı. Bedeni ceza son dönem Osmanlı ordularında ender görülen bir durumdu; hapse atmak tercih ediliyordu. Eğitim ve talim,muvazzaflar dışında iyi uygulanmıyordu. Göreve çağrılmadıkları zaman toprağı işleyen rediflerin işini kolaylaştırmak amacıyla ayı bölgedeki askerleri belirli bir orduya göndermeye yönelik bir çaba gösterildi, ama özellikle iki yılda bir eğitime çağrılmaya başladıl-lan zaman, bu eğitim asgari düzeyde kaldı.
TANZİMAT'TAN KIRIM HARBİ'NE 437
3u yeniden örgütlenmeyle gelen çarpıcı değişimlerden biri, her [,İr ordu genel karargâhında, II. Mahmud’un İstanbul’da kurmuş olduğu askeri akademiyi destekleyecek askeri hazırlık okullarının açılmasıdır. Skene büyük bir coşkuyla, askere alınan acemilerin okuma-yazrnayı öğrendiklerini söyler. Shaw daha da ileri giderek,
1,0yeni okulların laik eğitimin yolunu açtığını ileri sürerse de, aslımda bu 1840’lar için bir parça anakronik bir yaklaşımdır. Yüzyıla sonuna gelindiğinde, askeri bir eğitim ve kariyer, bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün de aralarında bulunduğu imparatorluğun 5on dönem liderlerinin biyografilerinin de teyit ettiği gibi, yönetici 5,nıf dışındaki birçok Müslümana yükselme imkânı sundu.
Bu düzenlemelerin iki yönü yorumu hak ediyor. Biri, reformcuların en azından kâğıt üzerinde, erlere gösterdiği ilgidir ki bu, bence kısmen Osmanh şeriatine özgü köylüye yönelik adalet ve himaye kavramlarına atfedilebilecek olan yeniçeri sisteminden taşınan bir özellikti. İkincisi ise, yerel öncelikler ve koşulların sistemin tasarımını nasıl etkilediğidir. O zamanki ve bugünkü yorumcuların gerek Asakir-i Mansure gerek Nizamiye’yi Fransız ve Prusya modellerinden türemiş ve gülünç olarak görmelerine karşın, bu reformların, tüm sınırlarından saldırı altındaki bir imparatorluğun özgül gerçekliklerini yansıtan yönleri vardır. O dönemde üzerine yorumlar yapılan bir fark, Prusya dışında Avrupa’da dönemin yaygın bir uygulaması olmayan geniş ihtiyat sistemiydi. Aslına bakılırsa, Avusturya Napoleon’lu yıllarda kurulan bir halk ordusu olan kendi Landıvehr örgütlenmesinden, artık faydası kalmadığından vazgeçmişti.
Diğer Ekonomik Reformlar: İltizam
Reform çabaları dolaysız vergileri dolaylı bir vergi rejimiyle ikame etmeyi amaçlıyordu. 1840’ta vergi sistemi, yüzde 10 ziraat vergisi (öşür), sığırlara sabit bir baş vergisi (ağnam), gayrimüslimlere de bireysel gelirlere ve ödeme gücüne dayanan derecelendirilmiş bir cizye uygulamasıyla standartlaştırıldı. Ücretli sivil vergi memurları olan muhassıllar vergi matrahı yapmak ve toplamak üzere taşrala-
ra gönderildiler. Kırsal kesimi denetim altına alma ve yan mültezimleri çoğu kez mülki yöneticilerle ikame içinde vilayetler sancaklara, onlar da kazalara bölündi|^^\ zalarda nüfus sayımı yapılacaktı. Dahası, bu yöneticilerdi, bir denetim mekanizması oluşturacak, Müslüman olsun S lim olsun, yerel toplulukların temsilcilerinden oluşan bölge^\ Üsler kuruldu. Yeni vergiler kentsel ortamlarda görece nıp toplanırken, yeni sistem kırsal kesimde son derece du. Aslına bakılırsa, Tanzimat reformunun ilk on yıh, kırsal toprak sahipleri ile yeni merkeziyetçi bürokrasi arasmj^^* çekişme olarak kendini gösterdi. Net sonuç, padişahın elde edçjj'' diği gelirlerde ani bir düşüş olunca, iltizamı kaldırmanın olana]; lığı ortaya çıktı. Devlet gelirlerinde öylesine ani bir düşüş oldaî aynı yılın içinde iltizam sistemi geri getirildi. Harcamaları
mak için, Osmanlılar ilk kez olarak kâğıt para runda kaldılar. Bunu, varlıklı yerel banker ailelerinden alınan borç 1ar izledi; bu da, yüzyıl ilerledikçe Britanya’dan ve diğer ülkelerde,, dış borçlanma yolunu açtı. Diğer vergi reformlarının birçoğynm başarısına karşın, iltizam sistemi çabuk toparlanıp varlığını siirdiif. dü ve Aralık 1855’te değişikliğe uğradıktan sonra imparatorluğun geri kalan ömrü boyunca yerinde kaldı.
Yeterli finansman ve insan gücünden yoksun olan taşra reformları hep sendeleyerek ilerledi. Sultan Abdülmecid’in Şubat 1845’te Bâbıâli’yi ziyaret ettiği, devlet işlerine alışılmamış bir müdabale olarak, bir beyannameyi yüksek sesle okuduğu belirtiliyordu. “Arzularımın gerçekleştirilmesine gösterilen ilgiye karşın, askeri reform dışında hiçbir projemin söz verdiğim gibi sonuçlanmadığı inkâr edilemez. Ve askeri reform bile, ülkenin genel refahı gibi sağlam bir temelden yoksundur. Son derece üzüntü duyuyorum.” Konun ardından, 22 yaşındaki padişah nazırlarına bu sorunu tartışma emrini verdi, ama onlara çözümün cehalete çare bulmaktan geçtiği ve mekteplere ihtiyaç olduğu tavsiyesinde bulunmaktandı geri kalmadı. Bu kişisel girişiminin sonuçlarından biri, yine bir nilik olarak, taşra temsilcilerinden oluşan bir meclisi Istanbulda toplantıya çağırmak ve Kırım Harbi öncesi dönemde, kamusal
TAN2İMATTAN KIRIM HARBİ'NE 439
fojelere finansman istemek üzere doğrudan doğruya İstanbul’a başvurmak konusunda, her zaman etkili olmasa bile nüfuzu geçen ^el meclisler kurmak oldu. Taşralara teftiş komisyonları gönde-fildi; bizzat Abdülmecid 1844 ve 1846’da böyle teftişlere çıktı, pevlet okullarının kuruluşunun ve Ergut’un ileri sürdüğü gibi, modern bir polis gücünün başlangıcı da bu dönemdedir.Harcamalar hükümeti meclislerin işlerine ve kamusal projelere para ayırmaya son vermek zorunda bıraktığından, Kırım Harbi bu sistemin gelişmesini yarıda kesti. 1852’de yeni bir Vilayet Nizamnamesi valilerin gücünü iade etti, ama belediyelerin ve kırsal kesimdeki bürokrasilerin daha çok rasyonalleştirilmesine yönelik bir çabayla, yerel meclis sistemini alıkoydu. 1848’de Müslüman ve gayrimüslimlerin karma mahkemeleri, dinler arası ticari anlaşmazlıklara bakmaya başladı. 1850’ye gelindiğinde, ilk Batı tipi kanun olarak bir ticaret yasası kabul edildi.
Bu reformların faydacı yönü, kuşkusuz, taşra düzeyinde gerçekte olan bitenleri maskelemektedir. Padişah ve Şura-yı Devlet’ten çıkan bir yasalar yağmuru dönemin belirleyici özelliğini oluşturur, ama iyi niyetle çıkarılan bu yasalar genellikle köy düzeyinde başlangıçta beklendiği kadar zorunlu tutulup uygulanamadı.Kargaşaya getirilen çözüm, Tanzimat’ın uygulamasına istikrar getirilmesine yardımcı olacak şekilde, yeni kurulan orduların kumandanlarına yerel yönetim yetkisi vermekti. Bu, Osmanlı kumandanlarının aşırı derecede acımasız davranmasına yol açabilirdi ve çoğu zaman açtı da. Dönemin bir anlık fotoğrafı, 1850 civarında bölge ordularında aşağıdaki bireyleri gösteriyor: 1. Ordu (Hassa): Müşir Top-çubaşızade Mahmud Paşa; 2. Ordu (İstanbul): Müşir Damat Meh-med Ali Paşa, Serasker; 3. Ordu (Manastır): Çok geçmeden, altındaki Ferik Abdi ve Ferik Avni Paşalarla birlikte Kırım’da Osman-lı kuvvetlerinin kumandasını alacak olan Müşir Ömer Lütfi Paşa; 4, Ordu (Harput’taki Anadolu Ordusu): Fransa’da eğitim gördüğü söylenen, altındaki Ferik Ali Rıza ve Ferik Selim Paşalarla, (Arab veya Darbhor Mehmed Reşid diye tanınan) Müşir Mehmed Reşid; 5. Ordu (Şam ve Halep’teki Arabistan Ordusu): Altındaki Ferik İzzet ile Ferik Abdülkerim Paşalarla, söylenene göre Cam-
bridge’de eğitim gören Müşir Mehmed Emin (Mühencj' Ordu (Bağdat ve Hicaz): II. Mahmud döneminde yeniden örgütlemekle ünlenmiş olan Müşir Namık neksel yerel sistemlere tecavüz oluşturan askere alma v ^*1-vergilendirme sorununa dönersek, 1841-56 dönemindel^' mat reformları çevresindeki kargaşanın nedenlerini tahmin edebiliriz. %
Taşra Direnişi: 1841 Sonrası Suriye
1841’de İbrahim’in çekilmesiyle Osmanlılar Büyük Sun ■ geri aldılar. Padişahlar, 1830’lardan önce bile çok ihmal edj| ve on yıl boyunca modernleştirici ve son zamanlarında gaddarjj Mısır ordusunun işgali altında kalmış topraklarını geri aldılar,| rahim’in şu sözleriyle bir Osmanh paşasına sataştığı söyleaif, “Siz, İngilizlerin yardımıyla beni kovdunuz; dağlıların elinesila| verdiniz; oysa onları silahsızlandırmak benim dokuz yılımı almij doksan bin asker gerektirmişti. Gelgelelim, onları yönetmem için beni geri çağıracaksınız.”!’' n. Mahmud toprakları üzerinde tam denetim kurmayı asla başaramamış ve kaçınılmaz olarak bunuta-kip eden güvensizlik ve zapt edilemezlik yüzünden askere alma sistemini başlatmayı geciktirmişti. İbrahim Paşa’nın zalimceasb re alma yöntemleri daha yakın bir anı idi. Dahası, İbrahim ile nihai çatışma, kısmen kırsal kesimin silahlandırılmasıyla kolaylaştırılmıştı. Aşiret liderleri silahlarını bırakmak istemiyorlardı. Önceki yüzyıl boyunca tarımsal kaynaklar üzerinde önemli denetim kurmuş yerleşik ayan aileleri yeni düzenlemelerin birçoğuna kaı-şı çıktı.
Eski Trablusşam vilayetini masseden Halep, Şam ve Sayda’n benzer taşra sınırlan yeniden belirlendi. En çok değişen Sayda oldu; Yeni başkent Beyrut’tu ve Lübnan ve Filistin’in büyük bölüiM-nü kapsıyordu. Beyrut bir liman kenti olarak hatırı sayılır te önem kazandı ve sınırları yeniden çizilen toprakların yönetsel ma kezi olarak, bu konumunu dönem boyunca sürdürecekti. §am vilayeti de yeniden düzenlendi ve Cebel-i Lübnan’ın Bekaa Vadisiık
TANZİMAT'TAN KIRIM HARBİ'NE 441
pırlarına dahil edildi, İbrahim Paşa’nm Bilad eş*Şam’dan çekil-ı^esiyle, Cebel-i Lübnan’da Emir II. Beşir’in hükümranlığı sona er-
Osmanlılar, halefi III. Beşir’i alaşağı ettiler ve Şihab sülalesinin lıiikümranlığına son verdiler. Böylelikle yaratılan iktidar boşluğu, yeterli askeri olmadığından, hizipçi aşiretleri birbirine kırdıran Os-^anlı valilerinin kışkırttığı Dürzi, Müslüman ve Maruni topluluklar arasındaki gerilimin sürmesine yol açtı, Osmanlı ordusu, İbrahim’in ordusuyla çekişmesi sırasında da gördüğümüz gibi, özellikle Havran, Nablus ve Necef çölünün savaşçı aşiretleri ve Bedevileri üzerinde denetim kuramamıştı. İbrahim bu topluluklar arasında kısmi bir silahsızlandırmayı başarmıştı, ama Mısırlılar bölgeden ayrılınca, bu topluluklar eski kalıplarına döndüler ve Osmanlılar nüfusun düzenini sağlamayı başaramadılar. Filistin’in büyük bölümü sonraki on yılda bile bu şekilde kaldı.
Nablus ve Gazze’nin eklenmesiyle Kudüs ile Cebel-i Lübnan’a özel bir statü verildi. Kudüs bir mutasarrıfın yönetiminde özel bir sancak oldu. Cebel-i Lübnan, katliamlar ve isyanlar uluslararası topluluğu dehşete düşürüp Osmanlıları harekete geçmeye zorladıktan sonra, 1843’te Dürzi ve Maruni olarak ikiye ayrıldı. Bu toprakların özel doğası etrafında devam eden pazarlıklar, 1845’re iki kaymakamın yönetiminde, dinsel toplulukların kendi kendilerini yönetmesi ve vergileri yerel olarak toplaması ilkesine dayalı başka bir dizi düzenlemeye yol açtı. Bu yeni yapı tarafların hepsin-ce 1846’da kabul edildi, fakat temel gerilimler aynen kaldı. İmparatorluğun Rumeli sınırlarındaki olaylar, Kırım Harbi ertesine dek Cebel-i Lübnan’da gerek Osmanlı yöneticilerinin gerek yabancı temsilcilerin dikkatini dağıtmaya devam etti.
