şişli günlük kiralık daire ve islam bilgileri95
en güzel bilgileri yazan şişli günlük kiralık daire diyorki Dünya işlerine gelince; peygamberler de insandırlar; beşer olma bakımından diğer insanlardan farklan yoktur. Peygamberler, içinde bulunduklan toplumun en akıllısı ve zekisi olsalar da her konuyu, o konunun uzmam derecesinde bilemeyebilirler. Hz. Peygamber (a.s.), Medine’ye geldiği zaman Medinelilerin hurma aşıladıklannı gördü. Kendisi Mekke gibi kurak, hurma yetişmeyen bir yerde yetiştiği için hurmaların aşılanarak verimlerinin aıta-cağma dair bir bilgiye sahip değildi. Aklen bu aşılamarun lüzumsuz olaca-ğmı düşündü. Oradakilere bu durumu ifade etti. Onlar da belki bir bildiği vardır düşüncesiyle hurmalan aşılamadılar. Fakat o yıl hurma verimi çok düşük oldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber; ''Ben ancak bir beşerim. Size dininizden bir şey emrettiğim zaman onu tutunuz. Kendi göıiişümk size bir şey emrettiğim zaman bilin ki ben de bir beşerim" buyurdu. Enes’ten gelen rivâyette, ''Siz dünya işlerini daha iyi bilirsiniz" ziyadesi vardır (Bk. Müslim, Fazâil, 139-141). Dünyevî işlerde bazen yanılırlar, unuturlar ve hata edebilirler. Bu onlar için bir eksiklik değildir. Aksine insan olduklarının birkamtıdır. Hiç yanılmayan kimseler olsalardı, belki de bazı insanlar, onlan insanüstü, yamimaz, şaşmaz varlıklar olarak görecek ve belki de tannlaştıracaklardı.Kur’ân’da peygamberimizin insan olduğu bildirilir (Kehf 18/110; Fussılet 41/6) Hz. Peygamber de sık sık kendisinin bir beşer olduğunu bildirmiştir ''Ben ancak sizin gibi bir beşerim. Sizin hatırlamanız gibi hatırlarım, sizin unutmanız gibi unuturum" (Müslim, Mesâcid, 93; Nesâî, Sehv, 26) buyurmuştur.
piğer taraftan insanların kendisini aşırı derecede büyütmelerinden ve tan-^Ig^ınııalarından daima korkmuş ve onlan şöyle uyarmıştır; '^Hristiyanla-rin. Meıyemoğlu İsâ 'yi övmede a^ın gittiği gibi, beni övmede aşın gitme-Sadece. "Allah 'm kulu ve resulü ’’ deyin." (Bak. Buhârî, Enbiyâ', 48; pânml Rikâk, 68; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 23, 24, 47, 55) Ne yazık ti durum, biz müslümanlar arasında tam aksine cereyan etmiştir. İnsanoğ-İjL peygamberler bir yana, kendi gibi diğer insanları bile, tanrılaştırmıştır.
Hz. Peygamber, şeytanın tasallutundan Allah tarafından korunmuştur. Bu hususta Hz. Peygamber; "Şeytanı olmayan kimse yoktur" buyurdu. "Seninle beraber de şeytan var mı?" diye sorulunca, Hz. Peygamber; "Evet, jlncak Allah, ona karşı bana yardım etti de o bana teslim oldu. Artık bana ktn’irdan başka bir şey tavsiye etmiyor" (Bak. Müslim, Sıfatu’l-münâfıkîn, îO;Nesâî. İşretü’n-nisâ’, 4; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1, 257) buyurdu.
Demek ki şeytan, Hz. Peygamber’e musallat olamamış, vesvese verememiş. şaşırtıp günah işletememiştir.
Pevgaraberlerin peygamberlikten önce yamlarak günah işlemelerinin câiz olduğu görüşünde olanlar, Hz. Adem’in yasak ağacın meyvesinden yemesini (Bak. A’râf 7/22) ve Hz. Mûsâ’nın bir insan öldürmesini
Kasas 28/15) delil olarak ileri sürerler. Ancak bunlar, kasden işlenmiş fiiller olmayıp hata ile, unutarak ve yanılarak işlenmiş fiillerdir (Bak. Tâhâ 20115). Hata ile unutarak ve yanılarak işlenen fiillere günah denilemez. Çünkü günah, Allah’ın emrini kasten terk etmek ve yasağını kasten çiğnemektir. Unutarak ve yanılarak işlenen fiiller “zelle (yanılma)” adını alır ve peygamberler hakkında zelle türünden bazı küçük ganahlar câizdir. Bu, dini tebliğle ilgili olmadığından günah kavramına dahil değildir.
Hz.Mûsâ’nın durumuyla ilgili olarak ayette geçen ifadeden de açıkça anlaşılacağı üzere, burada işlenen fiil herhangi bir kasta bağlı değildir. Nitekim , Biri kendi adamlarından, diğeri de düşmanı olan iki adamı döğüşür kidu. Kendi tarafından olan kimse, düşmanına karşı ondan yardım iste-iMûsâ, onun düşmanına bir yumruk vurdu: ölümüne sebep oldu. Bunun terine “buşeytanın işidir, dedi" (Kasas 28/15) ayetindeki ifadede bu işin liâsten yapılmadığını, dolayısıyla hataen olduğunu belirtmektedir. Yoksa insanlar arasındaki haksızlıkları ve düşmanlıkları gidenııe göreviyle yola çıkmış bir peygambere, iki kişiyi ayırırken böyle tarafgir davranarak karşı tarafı öldürme gibi bir fiil yakıştırılamaz.
garaberlere yakışmaz ve peygamberlikle bağdaşmaz. Kaldı ki insanlarha|( İl olarak yalancılara güvenmez ve teslim olmazlar.
"Kur'ân, âlemlerin Rabbinden indirilmedir. Eğer Muhammed, Bize İcardı ona bazı sözler katmış olsaydı. Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şah damarını koparırdık. Hiç biriniz de onu koruyamazdınız”{Hî\(^^ 69/43-47) âyeti, peygamberimizin ve bütün peygamberlerin Allah’tan insanlara tebliğ ettikleri şeylerde doğru olduklarının ve herhangi bir ilâve yapmadıklarının delilidir.
Peygamberimiz, çocukluğundan beri doğruluğu ve dürüstlüp ile ün yapmış, "Muhammedu ’l-emîn (güvenilir Muhammed)” diye meşhur olmuştur (Bak. Heysemî, Mecmau’z-zevâid, VIII, 229) Hiç kimse onun yalan söylediğine şâhit olmamıştır. Düşmanları müşrikler bile onun doğru olduğunu itiraf etmek mecburiyetinde kalmışlardır.
Peygamberimiz, Medine’de devlet kurduktan sonra çevredeki devlet baş-kanlanna İslâm’a davet mektupları göndermiştir. Bunlardan birisi, Bizans İmparatoru Herakliyüs’tür. Herakliyüs, Hz. Muhammed’in peygamberlik iddiasını araştırmak için Şam’a yaptığı bir seferinde Mekke’nin ileri gelenlerinden Ebû Süfyan’la görüşmüş ve tercümanlar aracılığıyla Ebû Süfyan’a birtakım sorular sormuştur. Bu sorulardan birisi, Hz. Muhammed’in yalan söyleyip söylemediği ile ilgili idi. Bu soruyu henüz o zaman müslüman olmayan Ebû Süfyan; “Hiç yalan söylediğine şâhit olmadık” şeklinde cevaplandırmış, Herakliyüs de; “İnsanlara karşı yalan söylemeyen, Allah’a karşı hiç yalan söylemez” diye karşılık vermiştir (Bak. Buhâri, Bed’ü’l-vahy, 1; İmân, 37; Müslim, Cihâd, 73; Tirmizî, İsti’zân, 24).
Nübüvvetin ispatında da görüleceği üzere kelamcılann büyük çoğunluğuna göre, peygamberlik iddiasında bulunan şahsın doğru olduğuna, yani sıdk-ı nübüvvetine delil olmak üzere, bu iddiasına uygun bir tarzda mu’cize getirmesi gerekir. Çünkü, yalancı ile doğru olanın ayırt edilmesi söz konusudur, Bu da ancak mu’cize ile sabit olabilir. İşte bu sebeple, “mu’cize” olmaksızın bir peygamberin sözünü tasdik etmek vâcib değildir. (Bâkıllânî 1972; 251; Teftâzânî 1310: 166) Nitekim her peygambere, insanlann kendisine inanmaları için yeteri derecede mu’cizeler verilmiştir.
2.5.Erkek Olma (Zükuret)
Ehl-i sünnet uleması genellikle peygamberlerin erkeklerden geldiği noktasında görüş birliği içindedir. Ancak İmam Eş’ari, bazı zahiriler ve hadis-çiler ise, kadınlardan da peygamber geldiği görüşündedirler. Bu bağlamda Kur’an’da adı geçen Hz. Meryem, Sare, Hacer gibi bazı saliha kadınlann peygamber olarak gönderildiklerini söylemişlerdir ( Karadeniz 1999: 18).
2.6. Tebliğ
peygamberlerin, Allah’tan aldıkları İlâhî bilgileri insanlara ulaştırmalan-na “tebliğ" denir. Peygamberlerin temel görevi, Allah Teâlâ’dan aldıkla-n vahyi değiştinneden insanlara ulaştmnaktır. Bu husus Kur’ân’da şöyle açıklanır:
■pevganıher e düşen sadece apaçık tebliğdir " (Nûr 24/54; Ankebût 29/18)
Allalı Teâlâ daima peygamberlerin yardımcısı ve koruyucusu olmuştur, fjitekim Kur’ân’da; "Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah kâfirlere yo! göstermez" (Mâide 5/67) buyumlur.
Bunun idrakinde olan peygamberler, her türlü tehlikelere göğüs gererek tebliğ görevlerini eksiksiz yerine getirmişlerdir. Allah Teâlâ, peygamber göndermedikçe kullannı azap etmeyeceğini haber vermektedir. (Bk. İsrâ’ 17/15; Kasas 28/59). O halde peygamber göndermekten ve tebliğden maksat, kıyâmet günü insanların "'Yâ Rabbi! Kimse bize bir şey söylemedf' diye özür beyan edememeleri ve Allah’a karşı bir hüccetlerinin olmamasıdır. Bunun için Allah Teâlâ bütün insan topluluklarına peygamber göndermiş, İlâhî buyruklannı bütün kullanna ulaştırmıştır.
3.Nübüvvetin İspatı: Mucize; Delâilü’n-nübüvvet
Peygamberliğin ispatı meselesi, tıpkı Allah’ın varlığı gibi tabii kanunlar ve sistemle ilgili bir konudur. Allah, kendi varlığını, yarattığı kâinat ve orada cereyan eden olaylarda belli işaret ve delillerle nasıl ortaya koymuşsa, görevlendirdiği peygamberleri de aynen öyle, olağanüstü bazı delillerle doğralamıştır. Bu nedenle kendisine maddi ve manevi belge ve işaretler veraıiştir.
Öle yandan peygamberler, akıl tarafından doğrulanacak özellikte getirdikleri hükümlerle (vahiy - tebliğât) de doğruluklarını (sıdk-ı nübüvvet) ispatlamıştırlar. Onların tebliğ ettikleri kitapların, akla ve beşeri istek ve ihtiyaçlara, dolayısıyla insan fıtratına uygun hükümleri, kısaca hikmet dolu bilgileri içermesi, onlar için doğruluk nişanıdır. İçlerinde zamanla eskimeyen ve kurtuluşa götüren hükümlerin varlığı, onların Allah tarafından gönderilmiş olduklannı gösterir.
Pek tabiidir ki hiçbir iddia, herhangi bir delil olmadan ispat edilemez. Bu açıdan mucize, peygamberliğin ispatında önemli bir yer tutar. Mucize olmadan herhangi bir peygamberin, Allah tarafından görevlendirilip görev-Itndinlmediğini doğrulamak mümkün değildir. Çünkü bu durumda ken-
dişine gelen vahyin, sadece kendisi (arafindun idraki söz konusudur konuda başka bir şahit ve delil yoktuı. Hu vahiy hadisesinin duyulara hitap eden yönü de yoktur. Bu nedenle duyulara hitap eden başka bir hadise i|j bu olayı tasdik etmek en geçerli yoldur. Bu yol, insanlann bilebildikleribh yolla bilemedikleri başka bir .şeyi ispatlamaktır. Böylece ancak Allah’u, ortaya koyacağı tabiatüstü, yani harikulade bir hadise ile peygamberliğe delil getirilmiş olmaktadır.
Peygamberlerin, iddialarında doğru olup olmadıklannı ispat meselesi, Kelam îlmi’nde önemli bir yer tutmaktadır. Sıdk-ı nübüvvet konusunda mucizelerin devreye girmesi ve bunların tabiat kanunlarını ilgilendirmesi, bilimsel açıdan üzerinde çokça tartışma yapılmasına neden olmuştur. Tabiat kanunlarının, dini bir ifade ile ilahi sünnetin varlığı, şüphesiz hür irade sahibi kanun koyucuyu gündeme getirmekte idi. Burada ise, mevcut kanunlann aynı ilahi güç tarafından ihlâli gibi bir durum söz konusudur. Bu sebeple bu mesele, İslam düşüncesinde kelamcılar ve filozoflar arasında epeyce tartışılmış ve bu arada müspet ilimleri de yakından ilgilendiren bir konu olmuştur.
Peygamberlik iddiası gibi önemli bir konuda ortaya çıkan bir şahsm ciddi bir problemle karşı karşıya olduğu inkâr edilemez. Çünkü İlâhi mesajın kabulü, şüphesiz bu iddiayı ispata dayanmaktadır. Eğer peygamberlerin doğruluklan konusunda herhangi bir şüphe söz konusu olursa, bu durumda kendilerine ulaştığı iddia edilen vahyin kabul edilebilirliği konusunda ciddi endişeler ortaya çıkacaktır. Bu nedenle peygamberliğin ispan konusu. Allah’ın varlığını ispat konusundan daha zor gibi görünmektedir.
Tabiî olarak, peygamberlik gibi kutsal bir görevde, yalancı (mütenebbi) ile doğru (nebi) olanı birbirinden ayırmak için belli bir işarete ihtiyaç vardır, Dolayısıyla mu’cize olmadan peygamberliğin ispatı zordur. Bu açıdan herhangi bir kişide müşahede ettiğimiz mu’cize, peygamberliğin doğruluğuna kesin olarak delil teşkil etmektedir. Bu görevde bulunan zât, hem kendi iddiasma uygun ve hem de halkın isteği doğrultusunda harikulade bir iş yapmak ve böylece doğruluğunu ilân etmek durumundadır.
Şimdi, peygamberliğin ispatı gibi önemli bir konuma sahip bu harikulade ve olağanüstü işin mâhiyeti nedir? Onu görmeye çalışalım.
Mu’cize, kelime olarak Türkçede hârika, ucûhe, tuhaf, tabiatüstü', çeşitli batı dillerinde de miraculus (Lât.) miracolo (İt.) miracle (Fr, îng.), minder (Alm.) ile ifâde edilen, kudretin zıddı "acz ” kökünden türemiştir. (Cüveynî, 1950; 307; Âmidî, Ebkâru’l-Efkâr, vr. 205a; İbn Manzûr, 1955: V, 369) “A ’ceze " fiilinden ism-i fail olup kelimenin sonundaki “tâ”, “el-allâraetü