şişli günlük kiralık daire ve islam bilgileri921
sizlere en güzel yazıları yazan şişli günlük kiralık daire diyorki kelimesinde olduğu gibi müennes alameti değil, mübalâğa içindir. Bu an-Ijnjda başkalarını aciz bırakan harika demektir (Sabuni, 1979: 46).0akıllani’de mu’cize anlayışı, Eş’ari’ye bağlı olarak, güç venne (ikdâr) ve ‘acze düşürme (i’caz) şeklinde tezahür eder. Bu durumda insanlarda bulunan “kudret” ve bunun zıddı “acz” kendilerine ait değildir; onlar Allah [âiafindan sonradan yaratılmış şeylerdir (Bâkıllânî, 1972: 9). Buna bağlı olarak “güç verme” ve “acze düşürme” sadece harikulade işlerde söz konusudur. Çünkü, kullann kudreti dahilinde bulunan herhangi bir iş mu’cize değildir (Bâkıllânî, 1972: 34). Kısaca Bâkillâni’ye göre mu’cize; sadece Allah’ın kudreti dâhilinde olan veya kulun kudreti dâhilinde bulunup, yalnız mutad olan ve olmayan fiiller şeklinde ortaya çıkmaktadır.Mu'cize, birçok kelamcı tarafından çeşitli şekillerde tarif edilmiştir. Burada, yapılan tarifler arasından birkaçını zikrederek mu’cizenin şartlanna en uygun olanı tespit etmeye çalışalım. Nureddin Sabuni (ö. 580/1184) ve Taftâzâni’nin (ö. 793/1390) de kaydettiğine göre kelam âlimleri mu’cizeyi şu şekilde tarif etmişlerdir:
“Mu’cize, inkâr edenlere meydan okuduğu bir sırada, peygamberlik iddiasında bulunan zâtın elinde -benzerini getirmekten kendilerini âciz bırakacak tarzda- meydana gelen harikulade bir iştir” (Sabuni, el-Bidaye, 46).
Seyyit Şerif Cürcâni’ye (v. 816/1413) göre ise; “Mu’cize, peygamberlik iddiası sırasmda, kendisiyle, Allah’ın resulü olduğunu iddia eden zatın doğruluğunu (sıdk) isbât etmesi kesdedilen ve hayra, saadete vesile olan harikulade bir iştir.”
Mucize, batı dünyasında da kabul edilen şekliyle, bilinen tabiî sebeplere bağlanamayan ve tabiat kanunlanyla açıklanamayan, dolayısıyla tabiat kanunlanna muhalif, neticede İlâhî bir müdahaleyle açıklanan bir olaydır. (Cuvillier 1956: 118; M. Larousse, IX, 21; Voltaire 1977 : II, 221) “Mu’cize, tabiat kanunlarının bir bozulmasıdır. ” (Hume 1974: 172. Ayrıca bk. Çankı 1954: II, 429) Diğer bir ifade ile „ kullanılan imkân/vasıtaların lab'iigücünü aşan bir olaydır" (Çankı 1954: II, 429).
Umumiyetle dikkate şayan ve hârika nevinden, acaib, tuhaf, akla sığmaz ve görülmemiş her hâdise için mucize tabiri kullanılmaktadır. Bu mânada mucize kelimesi, hayrete şayan demektir. Bir güzellik ve bir kemâl mucizesi gibi. Bazen de beklenmedik bir olay için kullanılır. Tehlikeli bir hastalık veya feci bir kaza gibi, görünürde yüzde yüz ölüme sebep olabilecek hadiselere rağmen kurtulabilenler hakkında "mucize kabilinden kurtuldu!.. ” tarzındaki sözler, bütün bu mânalarıyla dînî istilâhı dışında kullanılmaktadır.
Mucize’nin belli başlı özellik ve şartlan vardır. Hemen şunu söyliyg|jj^ ki, mu’cizenin terim manalarından anlaşılacağı ve ilerde de görülecç, ği üzere müellifler bu konuda birliğe varmış değildir. Adudiddin el-j(.j (v. 756/1355), bu şartlan yedi madde halinde şöylece özetlemektedir ({çj 1311; 111, 177 vd.):
1.Mu’cize, Allah’ın bir fı’ü veya bunun yerine geçen bir işi olmalıdır,
2.Harikulade olmalı, yani tabiat kanunlarına aykın bulunmalıdır. Zira'V rikulade” olmadan i’caz düşünülemez.
3.Benzerini getirmek mümkün olmamalıdır. Bu da “i’caz”ın hakikatidir.
4.Bir iddiayı doğrulama (tasdik) olduğunun bilinmesi için peygamberlik iddiasında bulunan şahsın elinde zuhur etmelidir.
5.Peygamberin iddiasına uygun bir şekilde meydana gelmelidir.
6.Peygmberin ortaya koyduğu harika, kendisini yalanlamaraalıdır.
7.Mucize, peygamberlik iddiasından önce değil, ondan sonra olmalıdır.
Peygamberlik iddiasında bulunan şahıs, iddiasında doğru olup olmadığım ispat için mu’cize getirmek durumunda mıdır? Aksi halde, insanlann kendi davetine uymalarını bekleyebilir mi?
Kelamcılann büyük çoğunluğuna göre, peygamberlik iddiasında bulunan şahsın sıdk-ı nübüvvetine delil olmak üzere, iddiasına uygun bir tarzda mu’cize getirmesi gerekir. Çünkü, ilahi bir görevle karşı karşıya olduğu iddia edilen bir konuda yalancı ile doğru olanın ayırt edilmesi söz konusudur Bu da ancak iddiaya uygun bir mu’cize ile sabit olabilir. İşte bu sebeple ke-lamcılar, “mu’cize” olmaksızın bir peygamberin sözünü tasdik etmek vâcib değildir” (Bâkıllânî 1972: 251; Taftâzânî 1310: 166) hükmüne varmışlardır.
Diğer taraftan her peygambere, kendisine inansınlar diye mu’cizeler verilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu hususa işaret eden birçok âyet vardır. Aynca peygamberimiz de şöyle buyurmuşlardır: "Hiçbir peygamber yoktur ki. kendisine, insanların inanacağı kadar, âyet (mu’cize) verilmemiş olsun.. " Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, her peygamber, iddiasında doğru olduğunu hal ve hareketleriyle olduğu kadar diğer çeşitli mu’cizelerle de ortaya koymuştur.
Allah Teâlâ nasıl ki, kendi varlığını apaçık bir şekilde âyetlerle bildirirse, aynen öyle peygamberlerinin de iddialannda doğru olduklarını, ellerinde “mu’cize” izhar etmek suretiyle ümmetine ispatlar. Bu ispat, duruma göre bazen söz, bazen de fiil (mu’cize) ile gerçekleşir.
Sözle doğrulamaya misâl, Allah’ın meleklere: "Muhakkak ben yeryüzünde (benim emirlerimi tebliğ ve infaza me’mûr) bir halîfe (bir insan, âdem)yu-
NÜBÜVVET VE VAHİY
f itacağırft ’Vyî’lî olana misal ise, "Adem ’e bütün isimleri öğretmişti. Sonra ıin/fl'"' (delâlet ettikleri âlemleri, eşyayı) meleklere gösterip: Doğru iseniz ^her şeyin >Ç yüzünü biliyorsanız) bunları adlarıyla bana haber verin, de-” âyetleridir.
Diğer yandan Allah Teala, Hz. Peygambere de Kur’ân’ı öğretti ve sonra insanlara: “.. haydi onun benzerinden siz de (meydana) bir sûre getirin " dedi. Melekler, Hz. Adem’e muaraza edemedikleri gibi, Araplar da peygamberimize muaraza etmekten âciz kaldılar. Görüldüğü üzere burada, eşyanın "ismler’’i ilk peygamberin; "Kur ’ân-ı Kerim " de son peygamberin doğruluğuna bir delil teşkil etmektedir.
Mu cizelerin peygamberlik iddia eden zatın doğruluğuna delâlet cihetine gelince, bu delâlet âdî olup aklî değildir. Zira akıl, yalancı birinin elinde de bir hârikanın ortaya çıkışını caiz görebilir. Aklen bu mümkündür, fakat âdette böyle bir şey vuku bulmamıştır.* Yani gerçekte Allah Teâlâ, yalancı bir kişiyi mu’cize ile hiçbir zaman te’yit etmemiştir. Aynca Allah’ın, yalancı birini iddiasına uygun bir iş yaratmak suretiyle tasdik etmesi ve bunu da Icullannı saptırmak için vesile kılması, ilahi adalet ve hikmet açısından mümkün değildir.
Peygamberin elinde müşahede edilen mu’cizelerin, ancak Allah’ın bir fiili olabileceği kesin olarak bilindikten sonra, o zâtın doğruluğuna delâlet hususunda yeterli bir delil teşkil ettiği ortaya çıkar. Kulların kudretleri dâhilinde olan bir iş, bu konuda her hangi bir delil teşkil etmez. Çünkü bu tarz bir fiil, en azından peygamberliğin doğruluğuna delâlette şüpheye meydan verebilir.
Bir vakıadır ki Allah Teâlâ, sorumlu tuttuğu bütün kullanyla doğrudan doğnıya konuşmayı âdet edinmemiştir. Aksi halde bütün insanların tabiî olarak peygamber olması gerekirdi ki bu da pratikte mümkün değildir. Çünkü, insanlar arasında, her bakımdan olduğu gibi akıl yönünden de farklılıklar vardır. Buna bağlı olarak, Allah Teâlâ’nın peygamberlerini -baş-kalanmn işiteceği bir tarzda- sözle tasdik etmesi de sünnetine aykırıdır. İşte bu sebepledir ki, sözle tasdik makamında fı’lî bir tasdik demek olan “mu’cize" ile peygamberlerini doğrulamaktadır. Böylece peygamber olan zât: “Eğer ben, senin gerçek resulün isem şöyle şöyle yap” der, Allah da peygamberinin dilediğini o vakit yaratırsa, bu durum, kendisini bil-fiil tasdik mânasında olup ”evet sen, benim hak peygamber imsin” demek gibi bir anlama gelir.
kelamcılar bu konuda şöyle bir misâl de getirirler: Hükümdann huzurunda, onun elçisi olduğunu iddia eden kimse, emri altındakilere, “duğnılu-