şişli günlük kiralık daire ve islam bilgileri94
evet arkadasalr sizler icin en güzel yazıları yazan şişli günlük kiralık daire diyorki Fetânet, “akıllı ve zeki olmak” demektir. Peygamberler, üstlendikleri tebliğ görevlerini güzel bir şekilde yerine getirebilmek için fetânet sıfatıyla mut-tasıf olmalıdırlar. Her şeyden önce Allah’tan aldıkları vahyi unutmadan insanlara ulaştırabilmesi için son derece kuvvetli bir hâfızaya sahip olmalan şarttır. İnsanları hak dine çekmeleri için son derece ikna kabiliyetine sahip olmalan gerekir.Nitekim peygamberler, içinde bulunduklan toplumun en zeki ve akıllısı olan kimsRİerHir Hayat hikâyelerini okuduğumuz zaman peygamberlerin ne derece üstün bir zekaya ve ikna gücüne sahip olduklarını kolayca anla-nz. Bu hususta en güzel örnek İbrahim (a.s.)’dır.
Diğer pek çok peygamber gibi İbrâhîm (a.s.), putperest bir toplumda yetişmiş olmasına rağmen gençliğinden itibaren putlann tanrılıktan uzak, zavallı ve âciz yaratıklar olduğunu anlamış ve kavmini puta tapıcılıktan vazgeçirmeye çalışmıştır. Fakat ne dediyse kavmini puta tapıcılıktan vaz-geçirememiş, sonunda, ayetlerde de uzun uzun anlatıldığı üzere, şöyle bir çare düşünmüştü:
Kavmi bulundukları şehrin dışındaki eğlence yerine gitmeye hazırlandı. İbrâhîm’i de davet ettiler. Fakat o, '‘‘‘Ben hastayım" diyerek mazeret ileri sürdü. Bunun üzerine onu bırakıp gittiler.
İbrâhîm (a.s.), eline bir balta aldı, puthâneye girdi; büyük put hariç bütün putlan lordı. Kavmi eğlenceden dönünce taptıkları putlann parçalanmış olduklanm gördü. Bunu, ilahlarma düşman olan İbrâhîm’in yaptığını fark ettiler. Hemen onu getirttiler ve: '‘'Ey İbrâhîm! Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?" diye sordular. İbrâhîm (a.s.), “Ben yaptım” veya “yapmadım” demedi. “Belki onu şu büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorlarsa onlara sorun ’’ dedi.
Bu çarpıcı cevap onlan bir anda şaşkına çevirdi. Birbirlerine "Siz haksızsınız' demeye başladılar. Fakat, çok geçmeden kafalannda olan eski inanç-lanna dönerek, "Ey İbrâhîm! Bunların konuşmayacağını kesin olarak sen de bilirsin" dediler. Ne diye bize böyle saçma bir teklifte bulunuyorsun, demek istediler.
Hz, İbrahim (a.s.)’in asıl maksadı, onlara putlann konuşmayan, hareket etmeyen, âciz varlıklar olduğunu vurgulamaktı. Bunun üzerine dedi ki: "O halde, Allah ’ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara ne diye taparsınız? Size de, Allah ’ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun! Siz aklınızı kullanmıyor musunuz? ”( Enbiyâ 21/ 62-67).
Böylece İbrâhîm (a.s.), keskin zekası ve ikna kabiliyeti sayesinde puta tapanları kendi silahlarıyla vurmuş, putların âciz yaratıklar olduğunu bizzat kendilerine söyleterek onları susturmuştur. Bu, soru sormak suretiyle karşı tarafı susturma metodu, felsefe tarihinde de en etkin ve önemli bir metot olarak kabul edilmiştir.
Hz. İbrâhîm, üstün zekasıyla Nemrud’u da şaşkına çevirmişti. Nemrud, Allah’ın kendisine hükümranlık verdiği bir kraldı. Ama krallık, onun yol-<1311 çıkmasına ve kendisini tann sanmasma sebep olmuştu.
onu, Allah’a imâna davet ediyor, o ise, kendisinden haı>ka tanrı olmadıg, iddia ediyordu. Aralarında bu hususta bir tartı^^ıma oldu. Kur’ân ı Kcrîn,^''' tartışmayı şöyle hikâye eder:
“Allah kendisine hükümranlık verdi diye İbrahim ılc Kabbi hakkında tartışanı görmedin mi? İbrâhîm; “Rabbim, dirillen ve öldürendir” demişti. O; “Ben de diriltir ve öldürürüm” dedi. Ibrahîın; “Şüphesiz Allah güneşi doğudan getiriyor, sen de batıdan getirsene" dedi. înkârcı, şaşırıp kaldı. Allah, zâlimleri doğru yola eriştirmez" (Bakara 2/258).
Îbrâhîm (a.s.), “Rabbim öldüren ve diriltendir^' deyince Nemrud, “Ben de öldürür ve diriltirim” demiş; bunu ispat için de suçsuz birisini öldürtmüş, ömür boyu hapse mahkum olmuş birisini de serbest bırakmıştır. Bu durumu böylece öldürme ve dirilme diye takdim etmiştir.
İbrâhîm (a.s.), gerçek öldürme ve diriltmenin bu olmadığını bildiği halde belki bunu halka anlatmak kolay olmayabilir diye bir başka konu ileri sürerek, “Rabbim güneşi doğudan getiriyor, sen de batıdan getirsene" deyince, tanrılık iddiasında bulunan Nemrud susmaktan başka bir çare bulamamış ve halkın karşısında rezil olmuştur.
334 Peygamberlerdeki bu fetânet sıfatı ömürlerinin sonuna kadar devam eder.
Emânet, “emîn ve güvenilir olmak” demektir. Peygamberler tebliğ görevlerini yerine getirirlerken Allah’tan aldıklarını eksiksiz olarak insanlara ulaştırırlar. Peygamberler, özellikle vahiy konusunda güvenilir kimselerdir. Allah’tan aldüclan vahyi, İlâhî emir ve yasaklan büyük bir titizlikle insanlara ulaştırmışlar, bunlarda bir eksiklik yapmamışlar, bir ilavede bulunmamışlardır.
“Allah’ın göndermiş olduklarını tebliğ edenler, Allah'tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Allah hesap gören olarak yeter" (Ahzâb 33/39) âyeti. Peygamberlerin Allah’tan aldıklan ilâhı buyrukları hiç kimseden korkmadan insanlara ulaştırdıklarına açık bir delildir. Bütün peygamberler yüklendikleri İlâhî elçilik görevlerini mükemmel bir şekilde yerine getirmişlerdir.
Hz. Peygamber, vahyi, kendi aleyhinde olsa bile asla saklamadan, hiçbir değişiklik yapmadan insanlara ulaştırmıştır. Peygamberler, sadece vahiy konusunda değil, her konuda güvenilir kimselerdir.
fj((leren kıymetli eşyalarını Hz. Muhammed’e emânet ederlerdi; o da bü-bir titizlikle kendisine emânet edilen eşyayı korur ve sahibi isteyince (je emâneti olduğu gibi teslim ederdi. Böylece herkesin güvenini kazan-niıştı. Onun, inanmayanlar arasında da “Muhammed’l-emin” olma özelliği bilinen bir gerçektir.
İsmet, “peygamberlerin günahlardan uzak olma” melekesidir. Ehl-i Sünnete göre sadece peygamberler mâsûmdur. Şia’ya göre, imamlar da peygamberler gibi mâsûmdur. İnsanlar, dünya ve âhiret mutluluğunu, Allah’ın elçileri peygamberlerden öğrenecekleri ve onları kendilerine örnek alacakları için peygamberlerin ismet sıfatıyla muttasıf olmaları şarttır. Çünkü günah işleyen bir kimsenin bir başkasını günahlardan uzak tutması, eğitim açısından düşünülemez. Nitekim günah işleyen birinin insanlan doğru yola sevk etmesi, dolayısıyla onlara müspet yönde tesiri zordur. Günah bataklığa batmış birinin başkasını bataklıktan kurtarması çok zor ve hatta imkansızdır.
Peygamberler, örnek alınacak yüce şahsiyete sahip şerefli kimselerdir. Kur’ân’da; "Allah rasûlünde sizin için güzel bir örnek vardır" (Ahzâb 33/21) buyrulur. Bunun için peygamberlerin günahlardan ve insanların kendilerinden uzaklaştıracak her türlü çirkin işlerden uzak bulunmalan şarttır.
Peygamberlerin hayat hikâyelerini okuduğumuz zaman pek çoğunun putperest bir toplumda yetiştiklerini, ancak kendilerinin hiçbir zaman putlara tapmadıklarmı görüyoruz. Allah Teâlâ, ileride kendilerini elçi olarak seçeceği kişileri baştan beri küfürden, şirkten ve her türlü günahlardan korumuştur; çünkü peygamberler Allah’ın kullarına karşı hüccetleridir. Peygamberlerin dışındakiler için hüccet olma söz konusu oLmadığmdan ismet (yani özel koruma) da söz konusu değildir. Eğer peygamberler puta tapan veya günah işleyen kişiler olsalardı insanlar onlara güvenemez, tebliğlerine aldmş etmezler ve peşlerinden gitmezlerdi.
Hz. Peygamber’e peygamberlikten önceki hayatında günah işleyip işlemediği sorulmuş, Hz. Peygamber hiçbir zaman günah işlemediğini bildirmiştir. Henüz çocukluk çağlarında iken bir veya iki kere arkadaşlarının ısran üzerine müşrik Arapların bayram eğlencesine katıldığını, fakat her defasında ağır bir uykuya dalıp eğlenceyi izleyemediğini, böylece Allah Teâlâ'mn onu günahtan koruduğunu bildirmiştir. (Hâkim, Müstedrek,
IV,245; Heysemî, Mecmau’z-zevâid, VIII, 22)
^ygaraberlerin dummlarını iyi anlamak için onların işlerini ‘"din işleri”
''e“dünya işleri” diye ikiye ayırmak gerekir. Peygamberlerin İlâhî koruma
altında bulunmaları, dini tebliğ konusundadır. Peygamberlerin esas görev leri, Allah’tan aldıkları vahyi insanlara ulaştırmaktır.
Peygamberlerin dünya işleriyle ilgili konularda yanıldıklan, unuttukları hata ettikleri ve bazı hususları bilemedikleri vakidir. Burada, bu durum, “o hevâsından (kendiliğinden) konulmaz. Onun konuşması ancak, bildirilen bir vahiy iledir" (Necm 53/3-4) mealindeki Kur’ân ayetiyle bir tenakus teşkil eder mi? şeklinde bir soru akla gelebilir.
Peygamberlerin asıl görevleri, Allah’tan aldıklan İlâhî emir ve yasaklan, hükümleri insanlara ulaştırmaktır. Peygamberler bu İlâhî ve kudsî görev-lerini mükemmel ve kusursuz bir şekilde ifa etmişlerdir. Bu hususta İlâhî koruma altında olduklarından, unutmazlar, yanılmazlar ve hata etmezler, Ancak onlar da insandır. İnsan olmak hasebiyle zaman zaman dîni tebliğin dışmdaki dünya işleriyle ilgili konularda yanıldıklan, unuttuklan, hata ettikleri ve bilemedikleri olabilir. Bunlar peygamberler için bir eksiklik ve kusur değildir. Bu nedenle de onları peygamberliklerini zedelemez. Peygamberlerde zelle türünden küçük günahlar câizdir. Bu durum, âyetlerle bir zıtlık ve çelişki arzetmez.