şişli günlük kiralık daire ve islam bilgileri90
en güzl yazıları yazan şişli günlük kiralık daire diyorki Allah, insanı yoktan var etmiş ve hiçbir şey bilmez iken bilip öğrenebileceği yeteneklerle donatmış (Nahi 16/78; Mülk 67/23), inceleme, araştırma ve akletmeye teşvik etmiştir. İnsanın yaratılıştan bilme ve öğrenme potansiyelinde bir varlık olarak yaratılması, bilip öğrenmesi için içte ve dışta (enfus ve âfak) delillerin ortaya konulması, insan için bilginin imkâmm ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Kur’ân, İlâhî bilgiyi tartışılmaz bir hakikat olarak ortaya koyduğu gibi; beşerî bilgiyi de potansiyel bir imkân olarak belirlemektedir.Dinî bilgi, beşerî bilginin bir parçasıdır. Öyleyse, öncelikli yapılması gereken şey, beşerî bilginin imkânını belirlemek olacaktır. Bunu gerçekleştirme, dinî bilginin imkânına da kapı aralayacaktır. Kelamda asıl maksat, genel olarak inanç esaslarını ve bilgi açısmdan da İlâhî bilgiyi ya da Allah’ı bilmeyi temellendirmek olduğuna göre, mutlak olarak ona aracılık edecek bilginin temellendirilmesi de bu aslî amaçtan uzak olmayacaktır. Bu nedenle Kelam âlimleri öncelikli olarak eşyanın hakikati ve buna ilişkinbeşeri bilginin imkânını belirlemeyi, aslî maksada götüren bir amaç olarak gofiTiüşlerdir. Çünkü Allah’ı bilmenin tartışılmaz yolu, O’na dış dünyanın jjlâlet etmesidir. Şayet eşyanın hakikatleri ve dış dünyanın varlığı kesin olarak ortaya konulamazsa, bunlar ârizî ve hayali şeylerden ibaret kalırsa, o takdirde dinî müessesenin kurulacağı bir dayanak noktası da bulunamaz. £ğer bilgimiz hakikati yansıtmayacaksa, bütün bildiklerimiz izâfî şeyler-ıjen ibaret olur ki, o zaman bilginin ve imanın da değeri kalmaz. O halde önceeşyanm hakikatinin ve dış dünyanın varlığı, bilginin imkânı, bunlarla ilgili bilgimizin değeri ortaya konulmalıdır ki, yaratılış, âlemin hudusu, ahiret vb. birçok konu ve inanç esasları incelenebilsin ve değerlendirebil-sin(Özcan2000; 20-21).
Genellikle “eşyâmn hakikati” meselesi, bilgi konusu ile birlikte ele alınmaktadır. Bilginin bir bilen (süje) - bilinen (obje) ilişkisinden ibaret oluşu, şu veya bu varlığm değil, mutlak olarak varlığın gerçekliğinin var oluşunu zorunlu kılmaktadır. Varlık ancak bir hakikate sahip olunca bilginin konusu olabilmektedir; çünkü biz insanlar ancak var olanların bilgisine sahibiz. Kelam’a göre eşyanın hakikati ve bu hakikatin bilinebilirliği tereddütsüz kabul edilir. İnsan zihninde meydana gelen bilgi ile hariçteki gerçekliği biıbirine uygundur. Yaşamak için hareket etmek zorunda olduğuna göre hareket edebilmek ve işlerimiz arasmda daha iyi olanı seçip bir yargıya sahip olmak durumundayız. Bu ise eşya hakkında ulaşabileceğimiz bilgi ile mümkündür. Eşyanın gerçekliğinin inkân, bizi bütün yargılarımızdan ve işlerimizden vazgeçmeye götürür ki artık yaşamak, bizim için imkânsız demektir.
Aynı şekilde günlük zorunlu yaşantılarımız yanında, dinin gerçekleri olan Allah, ahiret gibi meselelerin tasdiki, hep bu eşya sayesinde bilgi edinmemizin imkânını kabul etmeye dayanmaktadır. Biz Allah’ı dolaylı yoldan bildiğimize göre, bu dolaylı bilgiyi bize veren, gördüğümüz âlemdir. Eşyanın gerçekliği olmaması halinde Allah’ı bilmemiz de imkânsız olacaktır. Bu nedenle eşyanın ya da dış gerçekliğin bir hakikati vardır ve insan için onun bilgisine erişmek mümkündür. Kelamcılarımız eşyanın gerçekliğini inkâr eden yaklaşımlan cedel yönteminin inceliğine başvururak eleştirirler. Zira eğer hiçbir şeyin hakikati yoksa dış gerçekliği inkâr eden insanların sözlerinin de bir hakikati olmayacak ve söyledikleri bir kuruntudan ibaret kalacaktır.
Görüldüğü gibi Kelamda bilgi varlığa dayandınİmakta ve varlığın haki-lati temelinde insan bilgisinin imkânı temellendirilmektedir. Öyleyse dış <iiinyanın bir gerçekliği vardır; bizler etrafımızdaki varlık dünyasının kuşa-iılııuşlığı içinde yaşanz ve dış dünyaya ilişkin bilgimiz mevcuttur. Çünkü
İnsanın var olması ve varlığını şu ana kadar devam ettirebilmesi de, onu^ varlık hakkındaki bilgisine bağlıdır. Zira canlılığın devamı için uyul^g sı ve kaçınılması gereken şeyleri bilemiyorsa, varlığını devam ettimıejj mümkün görünmemektedir.
4.Bilgi Kaynakları
Bilginin kaynağı meselesi, bilgi teorilerinin önemli tartışmalarından biri-sidir. Çünkü bilgiye ulaştıran kaynakların kesinliği, onun sonucunda elde edilen bilginin değerini ve geçerliliğini de belirlemektedir. Nelerin bili-nip, nelerin bilinemeyeceği, bilinen alanlara ulaşmada kullanılan vasıtala-nn mahiyeti bilginin güvenilirliğini doğrudan etkiler. Her ne kadar “bilgi kaynaklan” olarak Türkçeleştirsek de, Kelamcılanmız bunu esbâbuVûtn (bilginin sebepleri) başlığı altında dile getirmektedirler. Çünkü İslam Ke-lamcılanna göre bilginin mutlak ve hakiki kaynağı Allah’tır. Bunun dışında bilgiye ulaştıran her şey, aslında bir kaynak olmaktan çok onu keşfe götüren basit bir neden olmaktadır.
Kelamda bilgiye ulaştıran sebepler; duyular, haber ve akıl olmak üzere üç çeşittir. İnsan bilgi edinmeye çalışırken bu üç vasıtayı kullanır ve bunlan kullanmaksızın bilgiye ulaşması mümkün değildir. Çünkü bunların her biri iç ve dış dünyanın farklı alanlarıyla ilgili bilgi verirler; bir bütün olarak bilgiye ulaşma sürecinde dikkate alınmak zorundadırlar. İnsan bu vasıtalar aracılığıyla varlık ile doğru iletişim kurarak bilgi sahibi olabilmektedir.
Allah’m sevdiği kullannın gönüllerine çeşitli konularda bilgiler veraıesi anlamına gelen ilham, sezgi ya da taklit. Kelam âlimleri tarafmdan bilgi kaynağı olarak kabul edilmemiştir. Çünkü ilham ve sezgi ile elde edilen bilgiler, kişiden kişiye değişkenlik göstermekte, bir benzeriyle çelişmekledir ve onunla elde edilen bilginin genel geçerliliği yoktur. Bu nedenle gerçekliği bilme vasıtalan arasında değerlendirilmemiştir. Bununla birlikte, Gazzâlî’nin (0.505/1111) de keşif ve kalbı müşahede metodu olarak kabul ettiği ilham ve sezgi, temel bilgi kaynaklarına aykın olmaması, Kur’ân ve Sünnet’in bütünlüğüyle çelişmemesi şartıyla, doğrudan bilgi kaynağı olarak değil, dolaylı ve açıklayıcı bilgi kaynakları olarak kabul edilebilir. Bunun Kelam yöntemine aykırı bir tarafı da yoktur.
4.1.Duyular
Duyularımız, bizi bilgiye ulaştıran önemli kaynaklardır. Her birisi kendi alanıyla ilgili bilgi verir ve onlann vermiş olduklan bilgiye güvenmek gerekir. Görme, koklama, işitme, tatma ve dokunma olmak üzere beş duyumuz, ait oldukları alana ilişkin kesin bilgi sağlarlar. Ancak bunlarla elde dilen bilginin kesinlik taşıyabilmesi için, bu duyuların sağlam olması şart-
^ Onun için Kelamcılanmız “beş sağlam duyu organı” (havâss-ı hamse-i ifadesini kullanırlar. Gözleri görmeyen birinin bir şeyi gördüğüne yekulağ' duymayan birinin bir sesi işittiğine tanıklık etmesi düşünülemez. Çünkü sağlam olmamalan halinde onların vermiş olduğu bilgi, doğru bilgi ^,lnıa özelliği taşımayacaktır. Beş duyu ile elde edilen bilgiler daha çok insanın tecriibî/e/np/n^ yönüne hitap ederler. İnsan bu duyular vasıtasıyla nesneleri görmekte, sesleri işitmekte, hayatını devam ettirmek için gerekli olan besinleri koklayıp tatmakta, dokunmak süretiyle onların sertlik ve yutnuşaklıklanmn farkına varıp durumları hakkında değerlendirme yapabilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de beş duyunun bilgi elde etmedeki önemine dikkat çeken ayetler mevcuttur; “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp bunlann hepsi ondan so-mmludur” (îsra 17/36).
kısaca dış dünyayı ve onun özelliklerini bilebilmek için insana verilmiş olan duyular, bilgi elde etme yollannın en yükseğidir ve insan ilk bilgilerini onlar vasıtasıyla elde eder. Duyu algılarında zaman zaman yanılmalar söz konusu olabilmekte ise de, bu yanılmalar bir başka duyu ya da akıl vasıtasıyla tashih edilmektedir.
Bilgi kaynaklarmın İkincisi akıldır. Sözlükte “men etmek, bağlamak, alı-kovmak” anlamlanna gelen akıl, felsefe ve mantık terimi olarak, varlığın hakikatini idrak eden, maddî olmayan fakat maddeye tesir eden cevher; insan kalbinde hakkı bâtıldan ayıran bir nur; maddeden şekilleri soyutlayarak kavram haline getiren ve kavramlar arasında ilişki kurarak kıyas yapabilen güç olarak tarif edilmiştir. En genel anlamıyla da, insandaki anlama ve kavrama gücüdür. Duyularla idrak edilemeyen tecrübî/empirik sahanın dışında kalan soyut'metafızik alan (ma’kûlat/mücerredât) hakkındaki bilgiler akıl vasıtasıyla elde edilir. Akıl, insanı diğer varlıklardan ayıran bir lütuf olup, varlığın idraki yanında, Allah-insan-âlem ilişkisini anlayan, sorumluluğun temel şartı olan, emir ve yasaklan kavrayabilen önemli bir kuvvettir. Onun-ladin ve dünya işlerini idare ettiğimiz gibi, yaradılışın inceliklerini anlar; emir ve yasaklardaki hikmeti kavrar ve iman ederiz. Akıl, bilgiye “nazar ve istidlâl” adı verilen, tümdengelim, tümevarım ve kıyas metoduyla ulaştınr veonunlaelde edilen bilgiye akliya da nazarîh\\%ı denir. Bu yönüyle akıl, mümkün olanlan tasnif edip onlardan mantıkî sonuçlar çıkaran ve insana byas yapma gücü veren önemli bir vasıta olmaktadır.
Kelam âlimleri, aklın bilgiye ulaştırmadaki rolünü kabul etse de, onun bil-alanlarını kuşatmadaki gücü konusunda farklı düşünmüşlerdir. Maturidî ^'‘olüne mensup düşünürler, Allah’a imanı aklen vacip kabul
rağmen, aklı sonlu, yaralılıni!;; bir yeti oİLü^undan hareketle sınırla^j ma yoluna gitmişlerdir. Akıl-vahiy arasında bir denge konumu oluştu'^ Mâtürîdî (Ö.333/944) geliştirdiği aklî yönteme rağmen, onun İlahî gerç^j^ likleri tam olarak kavrayamayaeağmı düşünmektedir. Diğer taraftan ab] duyguların ve çevrenin etkisi altında kalabilmektedir. Bu nedenle vahyim gerisinde bir konumda yer almalıdır. Bu görüşüyle Mâtürîdî ekolü, ila|,j yatın pek çok alanında, akla tam yetki verip vahyin önünde bir konumg yerleştiren Mu’tezile mezhebinden farklı düşünmektedir.
Bununla birlikte Mâtürîdî’nin bilgi sisteminde akıl, tartışılmaz bir konuma sahiptir ve diğer bilgi kaynaklarını test edip denetleme görevi de akla ait-tir. Diğer bir deyişle duyularımız aklın kontrolünde çalışır ve haber aklın süzgecinden geçerse ancak o zaman bilgi değeri taşır. Akıl, duyu ve haber kanalıyla elde edilen bilginin doğru olup-olmadığı veya bunlann dışında kalan diğer hususların ya da haberin herhangi hata ya da yanlışlığı ihtiva edip etmediğinin anlaşılabilmesi için başvuRilabilecek yegâne kaynaktır. Ayrıca duyulann bilgi kaynağı oluşunu bilmek de akılla olduğu için, aklın bilgi kaynağı oluşunu inkâr etmek, duyulan inkâr etmekle eşdeğerdir. Bu nedenle aklın vermiş olduğu bilgilerdeki bazı çelişkilere dayanarak, onun bilgi kaynağı oluşunu inkâr eden Batınî, Râfızî ve Müşebbihe gibi gruplar şiddetle eleştirilmiştir. Çünkü kelamcılara göre aklın hükümlerinde çelişki bulunmaz, çelişen bizim ifadelerim izdir. Çünkü akıl, Allah’ın kullanna verdiği ve O’nu tanımamızı sağlayan sağlam bir dayanaktır ve bunda da çelişki olmaz. Aklın verdiği hükümlerdeki çelişki, akla ait bir nitelik olmayıp, düşünme ve akıl yürütme kurallarına tam olarak uymamanın bir sonucudur.
Kur’an’da, akıl kavramıyla tam olarak aynı anlama gelmese de önayakın mana ifade eden kalb, fuâd, sadr ve lüb gibi kavramların da genel olarak akletme faaliyetini ifade etmek için kullanıldığı görülmektedir. Sezme, anlama, bir şeyin mahiyetini kavrama gücü anlamına gelen bu kelimeler, daha çok insanın deruni, vicdani alemini ve gönül dünyasını öne çıkarmaktadır, Aslında fuad, sadr ve lübb
Haber, meydana gelmiş ya da meydana gelecek olayları bildiren ve tabiatı itibanyla doğru ve yanlışa ihtimali bulunan sözdür. Haberin doğruluğu ya da yanlışlığı onun gerçeklikle olan uyumuyla ilişkili bir durumdur. Diğer taraftan Kutsal kitabımız olan Kur’ân da, Peygamberimizin Allah’tan almış olduğu haberlerden ibarettir. Bir haberin bilgi ifade etmesi ya da güve-
bilirliği onun gerçeğe uygun olmasına bağlıdır, aksi takdirde yalan haber olur ve bilgi açısından hiçbir anlam taşımaz.
Du>'ulanmız ve aklımızın anlama ve algılama alanlarındaki sınırlılıkları dikkate alındığında haber, duyularımız ve aklımızla birlikte vazgeçilmesi imkânsız temel bilgi kaynaklanmız arasında yer alır. Bu nedenle haberin bilgi kaynağı oluşu konusunda Kelam âlimleri arasında bir ittifak söz konusudur. Çünkü onlara göre geçmişte meydana gelen olaylar, yaşamış şahsiyetler, görmediğimiz uzak memleketler hakkında haber dışında bilgi kaynağı mevcut değildir. Zira geçmişe ait bilgileri elde etmede ne aklın ne de duyulanmızın bir rolü söz konusu değildir. Diğer taraftan bireylere ait soy, dil ve atalara ilişkin bilgiler de haber vasıtasıyla elde edildiğinden, haberin bilgi kaynağı oluşunun inkârı, kişinin kendi gerçekliğini inkâr etmesi anlamına da gelecektir.
Kelam ilminin bilgi sisteminde haberin tartışılmaz bir yeri vardır. Çünkü temel inanç esaslarının birçoğu habere dayalı olarak temellendirilmiştir. Kur’an’ın bir haber ürünü oluşu bir tarafa, peygamberlerin mu’cizeleri ve peygamberliklerini haber dışında ispat yöntemi yok gibidir. Dolayısıyla haber, dim" bilgimizin önemli bir kaynağıdır. Kelamcılanmıza göre taşıdığı önem nedeniyle haberin bilgi kaynağı olabilmesi için doğru olması şarttır ve bu şartı güçlü bir şekilde dile getirmek için de haber-i sâdık (doğru haber) ifadesi kullanılmıştır. Haberin doğru oluşu, muhatabın buna inanması yada inanmaması değil, bizzat gerçeğin böyle olması ve duyulann algısıyla da bunun doğrulanabilmesini ifade eder.
Kelamcılar doğru haberi iki başlık altında ele almışlardır. Bunlardan doğmluk bakımından en üst düzeyde olup kesin bilgi verdiği düşünüleni mülevâtir haberdir. Mütevâtir haber, yalan söyleme konusunda ittifak edebileceklerini aklın düşünemeyeceği bir topluluğun çeşitli konularda vermiş olduğu haberlerdir. Böyle bir haberle bize ulaşan bilgiler zomrı/kesin bilgi ifade eder. Mütevâtir haberin kesin bilgi ifade edebilmesi için, bu haberin bir topluluktan gelmesi, bu topluluğun yalan üzere birleşmelerinin müminin olmaması ve verilen haberin dış gerçeklikle uyumu zorunludur.
Doğnı haberin diğer türü ise, haber-i resuldür (peygamberin haberi). Ke-lamcılar peygamberliği mucize ile desteklenmiş kimsenin vermiş olduğu haberi, mütevâtir haber kategorisinde veya ona eşit düzeyde görerek, doğru haberin bir çeşidi olarak kabul etmişlerdir; her ikisi de kesin bilgiye ulaştırma noktasında eşittirler. Ancak peygamberin haberinde, onun kaynağım oluşturan kişinin gerçek peygamber olup olmadığını akıl yürütme yoluyla tespit edebilmek gerektiğinden, haber-i resul ile elde edilen bilgi istidlâlî (îkıl yürütmeye dayalı) bilgi olarak görülmüşse de, kesinlik açısından